31 Aralık 2014 Çarşamba

HAM(M) UR ABİ

1
bıçkın bakışlarımla kalbine al beni
çünkü kasvetsiz ruh kızıla çalan güneşe der ki
battığın yerden doğduğun yere selam olsun
ve elbet "mülk allahındır"
bize aşkı diktiren de rahmandır
bilançosuz senetsiz faizsiz

2
borsanın kudurmuş kedileri
pençeler yoksulun yamasını
yamanmak için iktidarın kucağına

3
biri beni öpsün kaşlarımın kavisli
ve sebatsız çatıklığından
ey adalet
şükür ki sensin kalbime dolan

4
evsizim mülksüz ve sessiz
yeter ki olmayayım sensiz
bu zulme demeliydim dur
kanunda buda sağlam suçtur !

5
nerde hammurabi
şurda abi
el ense içeri !
bilmem anlatabildim mi sizleri !

28 Aralık 2014 Pazar

MERHAMETİN ÖLÜMÜNE DAİR ABSÜRD BİR TEZ

geceye bir iki söz fısıldadı şair
- muğlaktır hayat her daim
- ah! neden insanlık hep eskir

paranoyadır şimdinin özlediği kadim !
çünkü insan, hep beyaz gelir; siyah ölür
herşey biraz çözülür, biraz arapsaçı
ben ki tuz ruhuyum; senin ruhuna
şeksiz yanılsamaya bürünürüm
ve aşk tanrının kalbime merhemidir

kimse öldürmesin kendini
"çünkü herkes öldürür sevdiğini !
öldürmek yaşatmanın yanılgısıdır
zaferin olduğu an ; savaşa bulanan
ve kazananın olmadığı bir rüya

istediğimse ideolojisiz dünya
çünkü her ideoloji öldürür adamını
kalbinin tam merhametinden !
ve  'adamım haklısın sen'
der
böyle böyle döner çark
ölüm, insanlığa çarpar sağlam bir aparkat !

26 Aralık 2014 Cuma

BOB ROSS ve GEÇMİŞE SAPLANMIŞ MERHAMET

       "  Bu kanvas tabloda özgürlüğü bulun"
                                                             Bob Ross                                                                                                                                                                

kaşıma ıstıraplı bir çat vurdum
sordum bu his neyin nesi
önümde hayalet gibi duran

fırça vurdum vicdanımın sesine
şurda merhamet iyi duruyor
bob dan esinlendim sevgilim

bobsa kıvırcık saçlarıyla çocukluğuma daldı
üstelik akrobasiyle; havada iki takla atıp
şeksiz röveşatasıyla paramparça bıraktı
umutsuzluğuma geçmişimi giydirip
yeniden ve yeniden yol'a sürdü
yol ki sürüyle bulanmış toza dumana
hak yolundan dönmeyen karınca gibi
belki ölmeli ortasında

17 Aralık 2014 Çarşamba

İS

buhurdandan çıkıp, havaya karışan duman
semizlenen insana binince ,
insan sığmaz kendi cismine
ve zaman hep mechule yorulur

oysa kalbi olanın güneşi doğmuştur her an
saklanmak boşuna
yazgı oynar bizi
bizse, başrolün artistliği
ve fırıldak fermuar
istenmeyince açık duran
ama istek, gelmez hiçbir zaman
biz taşımalıyız onu
ki o biz, isteğin ta kendisiydik
ayrılık mevsiminde hüzne yenildik
kasemlerle dolu hayatımıza
kederi barikatladık önümüze
besmelesiz yüzümüze
şeytan vurdu
içimize allah işlenmeyince
ey sevgili selam olsun sana
ıtır kokunu tütsülere dola
ve göndere çekilsin insanlık sloganı
adalet raksa dursun dünyada

ya rahman affet bizi
fermanına bağla kalbimizi
kaçacaksak kaçalım fakat bohçamız yok
çünkü ne elbise diktik kendimize
ne kaçtık dünya denen hengamede

14 Aralık 2014 Pazar

DAMSIZ EVLERİN ÜZERİNE VİCDAN ÖRTÜSÜ


bu söz sana ey yuhanna !
kapat kitabının karanlığını
bırak içimde ki bulsun feneri
ve yansın dünya
ki mazlum susuz bekler beni
betonsa hep yalancı neon !
gözlerim parlar ; ruhum kudurur
ve yalanım der ki ; bu son
doğrumun ayağına taşı bağlayıp
bırakır beni newtonun kanununa
süzülür giderim
geriye kalanım ; benlik ve hiçlik
bunlarsa öz evladıdır dökülen kanın !

kılıcım yok
zülfikarda ali' de kaldı
ya merhamet
ya adalet
ya vicdan
ya kin yada ölüm
hangisiysem o olmalıyım
hangisiyse o zalim
bilip mazluma su uzatmalıyım

1 Aralık 2014 Pazartesi

SUYA NÂZIR BİR KAYA

oysa bir adım kalmıştı sana
sonrası seninle herşey daha güzeldir elbet
sakin,rahat ve susuz bir an
sana bağlanan kalbim devinime uğramasın da
ardımdan kapanan kapıların eşiğine düşürme beni
senin ellerin dursun gönlümde
senin sözcüklerinle sarılsın ruhum
ki bir pazar alışverişinden öte değildir hayat
heyhat !
ne yolculuk telaşı ne göcebeye tutulmuş aklım
senin omzuna giydiremez bende ki merhameti

vermem gereken bir söz daha kaldı bağrımda
alması gereken yuvarlanmalıydı o dağda
içime virajdan eğimli bir yalnızlık vur şimdi
isminden gayrısı temrindi bana
yaralarımı sür avucuna
çirkin alma beni yanına

27 Kasım 2014 Perşembe

ÇAY VE SEN

sana çay demledim sevgilim
çünkü çayın arkasında duruyor gülüşün
ivmeme sahte bir medya dolanıyor
durmaksızın seni izledikçe
dünya durduyor kendini

dedim ya söylemimin içindeydi gülüşün
ve ruhumun bin parçasına
iliştirdim dudaklarını
savrulan bir pençe gibi astın ikimizi
çay yaprağının damarımsı endamına

gölgemiz uzuyor sevgilim bak
buda yalansa ben ki sevdim seni
gerçeğe kasırgamı çarparak
yitik bir hüznün kıyısından

şimdi senle süslü
bir alfabeyle işlensin şiir
klavyemin biten aküsü
notalı geceyi taşısın, bu şehir

ve seninle şarkı söylerken ele verelim
kulaklarımızda ki detoneyi
kasılıp duralım güneşin altında
gölgemiz kısalsın bunca yitikliğin gövdesinde
ben yine çay demlerim sana
sen sevgilim olmaya çoktan tesciliydin
susmalıyım artık ne dersin ?
ruhumuzda ki gizleri çekebilir misin ?

19 Kasım 2014 Çarşamba

ASIL TETİĞE VE ÖLMEMEK İÇİN ÖLDÜR ( EMR-İ SERMAYE)

sonra görünüp görünüp kaybolursun içimde
belki de sıkışmış bir çiviyi sökmek kadar ciddi
ve bir o kadar aptalca bir tutumda tuttum seni
söz bu afganistan; o amerika olmayacak

nasılsa bir gün hepimiz öleceğiz
ve sevgilim suskun, şaşkın bir kedi
ve ben antiemperyalist bir söz
" seni öldürmeden yeşeremez o"
bana öylece bakıp gülümserken
ne devrimci ateşi; ne sürü psikoljisi
yalnız tek derdim senmişsin gibi

ama bu öyle olmamalı; o çocuklarda ölmemeli
sancımalıydım, sancımalısın, sancımalı
sonra yaraya dağılan bir rakı gibi
kötü olarak öldürmeli şeytanı
çünkü şeytan iyi olarak bölüyor kanı
bir işçi makarayla kesiyor ellerini
ve dönüp "ne yapalım ekmek parası" diyor
ekmeği topraktan biçen o çiftçiyi
bir başkası sanıyor

sermaye melek yüzlü şeytanken
bu fiili çekilmemiş bir tüydür
düşünmesen, sussan, gülümsesen
"asıl tetiğe
ve ölmemek için öldür !

16 Kasım 2014 Pazar

GERİSİ NEFSİ TEFERRUAT

kalbimde bir mazlumun ahı 
aklım devinimlerde !
ve ruhum yelpaze olmaya karşı
güç ! ötede dur
senin yanında
kirlenmiş hissederim çocukluğumu

gücün devrimi
kapitalde gizlidir
benim devrimim soluğumda
kim işçiyse odur tarafım
kim mazlumsa onun yanında durmalı

budur hak
budur insanlık

gerisi nefsi teferruat

15 Kasım 2014 Cumartesi

TELVE

bana kahve pişir sevgilim
telvesinde ismin duruyor
yürüyen cismine aldırış etme
ruhun dişlerinden yansıyor

içime kırmızı üşüyor birden
mavi, çıralarla seslenirken geceye
sana bir burç kaldırdım şu kaleden
burcunu yasladım burcuma
filamasız bir hayat olsun diye
VE çevirdim leğeni içimizden aşağıya
ikimizi bir kova su yıkabilir
onları kaç tanker ; kaç dua
yarayı beş vakit sarabilir
annemden dönmeseydi beddua

dünya bulaşırken üzerimize
dünyayı iliştirmeyelim içimize
ve sevgilim
bunun için kalktım oturduğum kerevetten
ingilizce çalıştım ikimize
kainatta ki eşsiz hareketten

döne döne savruldu ruhum
durdurdum
ve doldurdum mürekkebi içime
yazdım seni parşömensiz kaderin üstüne
cilvesine tutkalladım gemzeni
bak ne diyor ayşe : "innasabirin"

NOT : ayşe , senaryoda ki kötü kadın

12 Kasım 2014 Çarşamba

BENİM KAMYONUM ÇAMURDANDI


"benim kamyonum çamurdandı"
ismim doğruluğa eğimli
göğümün her harfi allah'ındı
çanları susturur şeyhin sükuneti

kılıkırk yarmalı bazen
bazen çoğa az katmalı
ki ömer doğrulsun dünyada
ve zamanı mevsimler çıkardı
bizde buna iman ettik
"kışa yaz demeyi
kainat kitabından öğrendik"

yolumuzda ha ayrılık ha özlem
ha demeden hu derdik hep birden
tesbih taneleri gibi dağıldık
şeyhin kamyonu çamurdanmış
bunu da bugün öğrendik

şeyh sustu
ruh bütün kötülükleri kustu
ne olduğunu anlayamadık
belki de dostluk buydu

KALEDE YAŞAMAK

ıssızlık elmayla başladı
1.dünya savaşı sırp veliahdın ölümüyle
ben benimle başladı
ölmedi
ve sokaklara barikatlar kuruldu
kimsenin kimseyi düşünmediği bu oyunda

-çocuklar yosunlara benzer
anneler, meleklere taş çıkartır
iyiliğin kalesini yapmak için

ZAR

bir beyaz sayfa daha mı? tanrım
ulaşamıyorum işte arıların kovanına
yarattığın herşeyin üzeri o kadar örtülü ki
çırpıp sofrada ki ekmek kırıntılarını
uzatsam boynumu karıncanın bacakları arasına
yine de kısamam ruhumda ki acıların sesini

dalarım uzaklara ta ücra köşesine ufkun
herşeyin unutulduğu anılardı onlar
- çocuk sırtında taşırdı koca kayayı-
nerden gördüysem bu tabloyu
hafızam beni en çok bu yönüyle acıtır
ve ben en güzel sana ağlarım
en içten, en hesapsız, en günahkar

artık bir lafım kalmadıysa kapansın gece
yıkılsın üstünde uyuduğum dünya
ve her nasılsa "savaşa hayır" sloganı
dikildi vicdanımın ortasına

hazırım artık bir zar atıp
senin kumarını oynamaya

10 Kasım 2014 Pazartesi

İP GEÇİR EY ŞİŞ

kırık bir saz gibi ağlasam her gece
uzak çok uzak bir köylü çocuğunun elleriyle
hayallerinin içine damlasam
ki hecelenmeli ruhumun bileşkesi

annem ekmek pişirdiğinde
is tutamazdı yüzünü
berraktır çünkü
öpücüklerimin ıslaklığı
berraklığım berraklığındandır

ola ki bir saatin akrebi ısırırdı onu
olmaz ki sabrın hamuruyla yoğrulmuştur ruhu

iç geçir ey keder
özüme sağdığında beni
ona bir buket söz
bir kutu şiir
ve denizin mavisine sarılı
bir yumak ip götüreceğim
dolasın kollarına ellerine gözlerine

ip geçir ey şiş
iki ters bir yüz
göğsümde ki afiş
ondandır gürbüz

HALİLİN GAZELİ

içimize kurtlar sofrası serilince
kötülüğe bağlanıyor her düşünce,

bak (!)  sermaye kapmak üzereyken kolumuzu
su eritir yumurtayı ve rahme rahmedilir bir kuzu

sen o siyah bereni takıp yürürsen,
kalbim devinimlerde boğulur, küsersen

her şeye, amenna dedirt(me)yi  nasib et,
ya rahman , dünya dediğin kasksız külfet

bırakmıştı dökülsündü eteğinde ki halil
dökülsünde sussun artık şu gönülsüz zil (!)

6 Kasım 2014 Perşembe

RASATHANEM OLUR MUSUN SEVGİLİM

zamanın kovuklarında arayıp durdum seni
bütün arayışlarımın meşgule alındığı
bir vaktin kıyısına yaslayıp gülüşünü
doğdun içime umudun güneşe çarpıp
çarpıp yaktığı hayalleri(n) külüne
üfledin tortularımı kazıdın sesinle
işte sırf bu yüzden sana rüzgarım
işte sırf bu fanilikle sana spatülüm
dedim sonra gamzelerin belirdi gülüm
ve karanlığımla girdim içine ki aldın
aldın dünümü vurdun geleceğimin belirsizliğine
bugünüme yaslayıp incecik belini
bana tarhana pişirdin ve çay
ikiside kasıp durdu hasta etimi
ve sen geceye asılıp fener gibi
yüzüme dokunduğun her zerreyi
aya tuttun bense yıla devrilmiştim
ki sol kaburgamın altında ki faya
rasathanem olur musun sevgilim ?
beni ölç beni kolla beni gözle
beni bana bırakma
gittiğim her yol varmaz çıkışa
çünkü senden başkası
akıp kapatamaz çatlağımı

5 Kasım 2014 Çarşamba

ADALET VE SU


allah en güzel yar sakın kaçırmayın
vardığımız bütün kapılar kapalı
bütün kapılar yokluksa
varlıkla süslü gelinlik ona alınmalı

1.
kandırıp birbirimizi
içine atladık havuzların
zora zor koştuk
hiçbirimiz  gidemedik ardından, o güzel atlıların

kalesine sıkışıp kalmış bir halkdık
-halk mıyız !
değerlerimizi birbirimize kurşun diye sapladık
şundandı sebeb-i durumum;
sustum her geçen gün öğrenerek
düşündüm düşündüm düşündüm
çünkü yar düşünmemi isteyerek
bıraktı ibrahimi şirke düşsün diye
ve bulup çıkarsın onu güneşin battığı yerde
iman tahkike çıkmadan taklide düşerse eğer
 ne ateş güllere döner ne su senin için
onlar cennete bağlarken ruhunu
kim kalkıp örttü üstünü üşüdüm diyenin
hepsi vicdanıyla övünürken üstelik
işte bu sözün tezahürüdür koca bir kara delik



"o iyi insanlar o güzel atlara binip gittiler"

bir ben kaldı öteki düşmanın karşısında!
işte bundandır herkes faşist
son demini beklerken dünya soğur çaydanlıkda
bir adaleti bir adalete alan, ölür  hümanist

kusmadan sunar hakkı
yürür başkasına bakmadan
o onun evine uğrarsa  diye
dünyadan bir ülke doğurur

2
allah en mükemmel yar
gökteki hepimize yakılır
karanlıkta ki bir fenerdir parlar
şükür ki oksijen tam teşekküllü dağıtılır

kuş bakışı bakmazsan dünyaya
ateşini düşürmek için dokunma o suya

3 Kasım 2014 Pazartesi

RİMEL


sanıyorum sende kalkıp yerinden
bir tabumu daha kıracaksın
içimi sızlatan bu yüksek eğimden
şu dediğimiz bizim olsaydı sevgilim
onlar hep aynı yerleriyle öpecekti kutsalları

birazdan rüzgar uğuldayıp
-çekiç, örs, üzengi-
sırtlayıp sesini içime şahlasa
atlarına gözlerinden yapma eğer
ve yıkılması beklenen köprüyü
çizgilerinle çiz; avuçlarında rimel
gülünce simsiyah bir hat gibi durdun
belki kimyasalındı her yazgıma değer

işte bundan bir katma mukadder
elde ettim ve dönüp sırtına saplandı
mührünü gizlediğim hançer
kısaldın inceldin sustuğun
dünü yarına bağlayan o köprüden
yıkılma, şimdi !
bak aramızda uyuyor mayhoş bir ikindi

31 Ekim 2014 Cuma

ÖMRÜNE SAĞLIK ŞEYHİM

                                                                      
                                                                                                               halil 'e

 "ben burada ırgat olarak çalışırdım"

gözlerine yaslanıp o dilberin
içini dışa vurma şeyhim
sana uzak kentler yakılır
türkülerin dumanı üzerinde
zifiridir her yer zifiridir gece
çay bile zifiridir ikimize

alçak basıncın çocuklarıydık
yüksek basınçdan kardeşlerimize vardık
ikimiz bir olta atsaydık şurda ki denize;

bir... hakim çıldırabilirdi
iki... emre küfrederdi
üç.... hilmi gülerdi
dört... selçuk susardı

bu ihtimaller gölünde
sufi bakışınla yüzdük hepimiz
güldük
ve üç dille diline değdik

ömrüne sağlık şeyhim

NEKROZ

tutup kaldırmalıyım kendimi
içime yosundan bir buket
yarım bardak pekmez
sıkıp dolaşmalıyım sevgilinin tesbihinde
ki dansa dursun akyuvarlarım
savaşlar da bir gün ölecek buna iman ettim

iman ettim allah birdir
iman ettim ikilik de ölüm var
içimi dışıma çevirince
sonumu gördüm sonsuzluğun ışığında
tozuna bulandım aynalarım camsillendi

annem faniliğe müptela
babamın hevesinde pür bela
bense öldükçe diriliyorum
sol kaburgam da nekroz hissi

29 Ekim 2014 Çarşamba

-İZM' LERLE BOŞANDIĞIMA DAİR CELP

Ben benin askeriyim
Buna inanmayan okumasın bu şiiri
Kısarsam sersem bir sesi
Belki bir gün hak, ölümden önce gelir topluma
Kalkıp yakarım şömineyi ,demlerim çayı
-Sigaram her zaman ortada durur-
Beni en çok öldüren devrim vurur !

Bana inanmayan kitabı okusun,  oku
Cennet tapusuna müptela kişi
Öldürdüğü dokuya dokur karşıyı
Kin afyonuyla savunur hakkı
Cehennem kusmuğuyla yıkar orayı
Kardeşim kalleşi olur ; aşkı sermaye

“Akidesi dünya olanın vardır bir putu
Akidesi insan olanın taşınmaz tabutu”
Diye diye atarım oltamı denizine
Bir tablosu var ki onu izlerim
Güneşini serpiştirir eğirdirin gölüne

allaha korumalık yapan zümrenin
kalemi mürekkep öldürür; kendisi insan
bunu görmeyenler hatırlasın şunu :
kabeyi yıkmaya giderken ebrenin ordusu
Yaprak misali dağıttı onları ebabil kuşları
Abdulmuttalip indirdi sopasını
Konuşturdu kalbini

Benim ilk işim : girmek gönlüne bir insanın
Ve yürümek onunla
yolu geniş tutan allahın ufkuna
Cennet ekmeğe dönüşür

Üleştikçe cehennem ölür

HAFTA İÇİ SESLERİ

1
beni bir sen anladın bunca faniliğin ortasında
sevgilim sesinden bir duvar ör benim için
kimseler ulaşamasın bize
ne telefon ne çığlığıyla bir anne
ne de okyanus ortasında duran petrol

2
sana en güzel yaramla geldim
ve sen onu en içli sesinle kabukladın

3
şimdi münzevi bir hayatın peşi sıra
benimle gelir misin çiğdemlerle süslü o kıra

4
biliyor musun 
şu hayatta sıkılmadığım bir eylem peşindeydim
seni sevdim ve buldum ince memet gibi o kömürü
çıkardım kalbimi topluma inat
sana uzattım elmas yap onu
ki saklandığım kuyudan çıkarsın beni

5
şu dünyada
şu kendini bilmez dünyada olmasan sende
kim beni yaşardı şu yaralı serde
kim saklardı beni gamzelerde

18 Ekim 2014 Cumartesi

HERKES KADAR BEN

soydum ruhumun bütün yaralarını
ne de çabuk kanıyorlardı

dünyaya kulak asmadım hiç
iyi bilirsiniz beni
herkes kadarım

bir ölüyü dansa kaldıracak kadar centilmen
bir kurbağayı korkutacak kadar çocuk
bir anneyi üzecek kadar kör

dağınıklık örtünce üzerimi
yağmuruna bir melek kadar yakındım
oysa ki bence yuvarlanmışım
hayatın imgeleriyle

kor kazanda kaynıyorum şimdi
beni herkes kadar sahipleniyorum
önüme beş lira atılıyor
atlıyorum üzerine
ve yaralarım sızlıyor azaldıkça

yükseklerden uçan uçurtma
takılıp kaldı göğün radyasyonuna
ta hiroşimaya gitmiştim az önce
sonrasını hiç sormayın o kadar çok ki
herkes kadar bilgeyim işte

bana en yakışan elbiseyi
sokağa atsaydım
annem çok kızardı
ben olmadığım için

BU VE BENZERLERİ

sen beni anlamadın
ve ben kalkıp yerimden koşmaya başladım
denizleri kızıla boyanan bir dünyanın üzerinde
nerde durmasını bilmeyen bir ilkokul çocuğuydum
hangi marşı okumayı hangi andı içmeyi

hangi şarabın mayhoşluğuydu adın
şimdinin geçmişin geleceğin
tel tel dökülen saçlarımın
üzerini örten bir bukalemun
sen oydun hayır o değildin

bu ve benzerlerinden kısaltılmış
hayatımın reaksiyonuna hem katalizör hem oksijen
hem hemen koşardım buluşuğumuz
o yağmurun göğü terkettiği atmosfere
tutardım seni
ve başlardı ütopya!

bıraksaydın ellerimi
anlardın belki
bu ölümler ikimizin
bu ve benzerleri..

5 Ekim 2014 Pazar

MÜJDEMİLAT


saçlarını tutup astım
kalbimin en prensesli yerine
kim alır bende ki seni
kim bakabilir gözlerine
kıpırtısız adımlarımız
ellerimize dökülsün
inci taneleri gibi

sonra zerreler adedince çevirsin bizi polisler
ben uzatayım bizden yapılı kayıt defterini
yol vermeliler bize; hem devlet, hem toplum
dolaşıp durmalıyız dünyayı bir uçtan bir uca
sınırlar kalkmalım sevgilim herşeyden önce
sınırlar sarmalar gibi incelmeli insanın kalbinde
işte eşrefi mahlukat ve işte ismet özel

son durağa vardığımızda tutmalı kalbimizden bir el
ve kafiyeler de ölmemeli; bizde savrulmamalıyız
insanı en mutlu eden:  insanı en çok sevendir
her türlü hatasına kapayıp kahharı
ve açıp settarı örtendir onu
işte budur gönle girmenin yolu

yol ki nefesini tut sevgi seli
bak düşmek üzeredir sermaye
ve uçmak üzeredir aşk
ters takla atıp duran o maya
annemin hamurundan kalmıştır bana

seni seviyorum seni seviyorum seni seviyorum
ve utanmadan iletiyorum bunu dünyaya
toplumsa katı kurallarıyla çıkıyor dolunaya
ki her zafer bir gözyaşı demektir
allah insanı korusun insandan
kurbansa boğazı kesilen bir kuzu değildir
insana sunulan bir lokma nefestir !

21 Eylül 2014 Pazar

REAKSİYON

ruhum telaşlı sarmaşıklar gibi sarılır
gördüğü her kırmızı başlıklı kıza
kırmızının rengi tard eder beni sonra
ve yüreğimin avlusuna bin merhamet indiren
söküp alır cismimi kalabalıklardan

her sesin doldurduğu günah kovanı
alkolle yıkanır
bu, itfaiye şeflerine iletilir
"yangın var!  diye naralar atılır
bol tazyikli suyla söndülen yangın
kor bir küle döner
döndükçe büyür
büyüdükçe katılaşır
katılaştıkça acır
acı bitmek bilmez bir kalabalıktır
insandan insana uzanır

KİMSESİZLİK

bugün hiçbir şey yapasım yok
bugün'ün dünden tek bir farkı yok
bugün püsküllü bir bela gibi uzayan ömrüm beni bırakmadı yine
bugün ölmek istemiyorum aslında
aslında ölmekte istiyor canım
sonra kalkıp yeniden koşmak
yaşamaya bağlanmak
ve herşeyi tekdüze yaşamanın içinde ölmek
çok saçma
bu çok saçma
evet. bu çok saçma
hayatın her hareketi kadar saçma
ve bir tabancanın saçması kadar saçma
ölmenin ucuzladığı bir yeryüzü
bir ölü evinde gülmek kadar ayıp
ve aslında hiç kimsenin umrunda olmayan bir tiyatro sahnesi kadar çatlak

kim tartabilir içini ?..söyler misin aliye
ismin kadar uniseksüel bir tempo tutturmuş yaşıyoruz
bir öyle, bir böyle
yalnız olduğumuz kadar kalabalık etrafımız
ve kalabalık olduğumuz kadar yalnızız aslında
bir rüya şehri kontantiniye gibi
bir fatih şehri istanbul gibi
ahhh aliye.... söyler misin
farkeder mi kavramın ne çağrıştırdığı
faketmiyor işte
her güzelliğin öldüğü gibi
konstantiyede öldü
istanbulda ölecek
herşey kaybolup gidene kadar
herkes herşeyi öldürüp kendiyle beraber
yok olmadan göçeceğiz
bu ıtraklı, bu içi boş dünyadan
sonrası mı ?
sonrası ...
boş kovanlar gibi çırıl çıplak

kimsemiz yok aliye
"kral çıplak" dediğimiz çocukluk bile

20 Ağustos 2014 Çarşamba

MIRILDANIYORUM YANLIŞ TRANSLATE


"burkaların içinde yaşadığımız için
hayat bizimle oyun bile oynamıyor artık"
cancağzım
dama yerine dota oynadığımız günden beri
cancağzın ismi şiirde gizlendi

cuntalaşan bir nesil sürünüyor önümde
teknik açıdan bakınca
teolojiyle teknoloji girince birbirine
insanla ihsanda farklı sayfalara yazılıyor
"duyarlılık nerde kaldı"
meraklanıyor dayımın sol böbreği

yelkenler fora yeni bir aşk için
eskisi açık artırmada çünkü
üzülmeyin... bu adi bir gerçek
ama şans topu hep yeni sevgilinin
o dönsün dönersiniz sizde

izini sürmeye başlayın geçmişin
gelecek belirsiz bir karanlık
.... geçmişimin resmini
beğenip , yorum yapmış
ve üstüne oturmuş moloz sapık

evlerden ırak, evlilere tuzak
çocuklara üzülerek
şiire başladım gevrek gevrek
orta oyunda kafa atan karagözdü
bi zahmet bunu da bilek

renault marka bir araba kiraladım
yanımda yalnızlık ve john lennon
"power to the people"  x 6
"insanlık çürüyor" x 6
mırıldanıyorum yanlış translate !

"dolgusu yapılmalı bir an önce"
çığlık atıyor cancağzım
arkama saklanmış şeksiz
arkam şükür ki sermayesiz !

18 Ağustos 2014 Pazartesi

MİTOMANİ

          " Politika için yaratılmadım.  Çünkü hasmın ölümünü istemekten  ya da kabul etmekten acizim"
                                                                                                                              Albert camus

kusursuzdurlar bu konuda ve kanunsuz
hükmeder, uyur ve kucaklamayı iyi bilirler
alkışlanmayı, deri koltuğu ve uyuz
bir portmantoya asıp korkularını, öpüşe(de)bilirler

fakat nakavt olmak için geliriz hepimiz
ölüm her an şahın içinde pusuda
bir saniye lütfen ! galiba biraz aksiyiz
isteseydik indirebilirdik pusulada

olmadı hayırlısı olsun dedik
ne çare; ha monarşi, ha tabu
pirinçten taşı eleyemedik
biz olamadık ki , sorun; aha bu

"kitleler aptaldır" der gustave le bon
bireyler uyuşuk,politikacılar mitomani
sanatına müptela; mübtezeller: on
biz: sıfır işte bunlar hep kleptomani

yazdıklarımın üzerine bi s..ktr çekip
umutsuz uyuyorum atlasın sırtında
yalakalık çekim kanuna duran bir ekip
azıklarını toplasın bu halkın sırtında

15 Ağustos 2014 Cuma

MUZDA DANS EDEN MADONNA

yıldızlar birer seyirci ayın büyüsüne kapılan
insanlar birer terörist
ruhunun derinliklerinde
katletmek bize kahpe bizansın hediyesi
olmalı ki hala tarihsel dönemeçlere sığınırız
dörtlüleri yakıp öylece bekleriz
kasıklarımıza saplanacak keresteyi

sayfalar nerdesiniz
ve kelimeler ve kül tablasında ki izmaritler
hangi insanın rüzgarı savurdu sizleri
varolmak budur işte; adaleti parçalayıp benliğimizle
ve belleğimizde nasır tutmuş tabularımız
reel politika, yüce bir ırk
ve muzda dans eden madonna

hepimiz büyümüş kara delikleriyiz dünyanın
kafatasımı yıldız anatarıyla açıp baktığımda
anladım ki morg , topluma karşı
ve toplum sürreel bir gerçeğin hasadı
yoksa kim inanabilir
fermuara sıkışan piçlerin
katil olmayan babalarına
ve mahkemeler monarşisidir demokrasinin
annemden öğrendim
"insan, öldürmeden yaşayamaz"

14 Ağustos 2014 Perşembe

GECE

0.
tut bileklerinden gecenin
bak
yine diyorum
unutmak nafile
zamana saplanmış bir hançerdir
aşk

2.
sende gelmeyecek yerde durur beklersin hep
gözlerini ellerimle kaşıklarken
bir çocuk haylazlığıyla koşarsın
içimden geçme
sonuna yaklaştık dünyanın
ivmesi arttı acıların
sana en yakın durakta beklerim şimdi
ve otobüsler geçer sabrımın üstünden

3.
aldırma
sessliğin üstesinden gelir ruhlarımız
birazdan
ahmet kaya
"o mahur beste çalar..."
ve platonik bir savaş başlar
batıdan ortadoğuya
kan, acı, çocuklar,
müslüman, ezidi
kürt, arap, türkmen
rojava, filistin
bütün bu kavramları unutma
unutma
umut, unuttuğumuz yerde vurulur
unuttuğumuz yerse;
mezopotamyadır

4.
bizden batılı olunmaz sevgilim
ayrıca doğunun suyumu çıktı
bu da bir ihtimaldir
ama ihtilal değil
olmasında
çünkü her ihtilal
ölümü tarihler önüme

5.

.....bazen öyle seviyorum seni
bazen öyle unutuyorum
bir yaprağın düşüşü gibi
ağacın hiçbir şey hisetmemesi
tuhafdır
tuhaf
tuh
tu
t
düştüm yine içine
içinden yine içine
başlıyorum sen
bitiriyorum hep aynı son

7 Ağustos 2014 Perşembe

KREBS DÖNGÜSÜ

Nerde durduğumu bilmiyorum allahım

Bir yol var ve ben gidiyorum. Kendimden ayrı bir mahluk olarak.hep bir başka olmaya gidiyorum. Sorun nedir.... bilmiyorum ama, bir sorun olduğu kesin.

İnsan ne zaman kendi olmaya çalışmışsa , nedensizliğe bürünmüştür hep. Gerçekten, ya bu hayat anlamsız yada insan çoktaannn acizliğe bağlanmış.

Sen gerçekten böyle mi olmamızı istiyorsun ?

İşte bunu hep tartışıp dururum kafamın içinde.

insan “eşref-i mahlukat” ise, neden o zaman aciz ?

işte bunu da tartışıp dururum kendimle

ben inanmıyorum insanların söylemlerine allahım. Sen insan “eşrefi mahlukat” dedinse eğer , o zaman muhakkak vardır bir yüceliği insanın. Sana ibadet etmek yalnızca belli başlı şartlara, kurallara uymak değildir. Tamam namaz kılmak, zekat vermek vs vs elbette ki elzemdir. Ancak bu üstünde yaşadığımız dünyada bişeyler yapmak, bişeyler söylemek, bişeyler yazmak, bişeyler okumak...her an değiştirmek kendimizi ve buna bağlı olarak dünyayı çıkarmak monotonluktan....


geçenlerde işe gitmek için otobüsü beklediğim durakta , bir çocuk annesinin eteğini öyle sıkı tutmuştu ki, dedim ki kendi kendime “ lan çocuk haksız değil ki; annesinden başka , bu hayatta kime güvenebilir ki çocuk yaşta....neyse otobüs geldi , otobüse bi bindim yaşlı bir amca gözüme ilişti. Amcanın yüzü o kadar sarkmıştı ki , yerçekimi kanuna inanmamak ihtimal bile görünmüyordu.ama bir gözüde kördü bu amcanın, bana en çok bu dokundu.. sonra koltuğa oturdum, kulaklığımı taktım ve kafamı cama yaslayarak düşünmeye başladım...”yaşlılık zor zanaat, bir araba gibi ne kadar kullanılırsa o kadar eskir gün gün , tıpkı insan uzuvları gibi ; gün gün eksilen bişeylerin olması ne kadar üzücü . ayrıca eksilen şeylerin yerine yeni bişeylerin gelmeyişi de kötü. Yani aslında yeni şeyler gelir ama eskilerin yerine değil, başka boşlukları doldurmaya yarar o şeyler. Şey de ne tuhaf kelimedir insanın bir telefona süreki muhtaçmış gibi yaşaması gibi kullanması; eşrefi mahlukatın bir şeye muhtaç olması ne kadar saçma ama otobüse binmeden önce gözümün önünde çekilen “anne-çocuk” sahnesinde ki yorumum gayet normaldi çünkü o çocuktu ...işte cevabımı buldum  “çünkü onlar çocuktu” ve savaşta ölmeyi hakkettiler. 

Çocuk olmak böyle bir şey

Şey ?

Acaba “albert einstein” hiroşimada ki çocukların ahını nasıl taşıyacak mahşerde ?

Belki de insanlık adına yapılmış bir çok şey , çocukları öldürüyordur. Mesela telefonun , pcnin, internetin, arabanın, elektrikli süpürgenin (sesi ) .... gibi icatlar aslına bakarsan bizi yani, çocukları öldürüyor gün gün. En başta sorduğum soruya dönüyorum ve aklıma krebs çemberi geliyor; ne kadar mükemmel yaratmışsın rabbim. İnsanlığı öldüren amerikalı bilim adamları hala çözmeye çalışıyorlardır ... yoksa çoktan iğneği iğneye batırmışlardı.

Nerde durduğumu bilmiyorum allahım

Belki de herhangi bişey gibi durduğum yerden sorguluyorum. Bitkiler gibi.

Ve nerde başladıysak oraya döneceğiz
bu kesin...

Ruhlar memleketi bekle beni
Hakikat döndükçe dünyada
Damlalarda bilir gireceği evi
“ikra”  öğretmen hangi okulda ? 

4 Ağustos 2014 Pazartesi

PERGELİMİN AÇISI

                                                         "faşizm, kapitalist reaksiyondan başka bir şey değildir "
                                                                                                  lev troçki

herkes bir pergel alır eline
ve başlar sınırlarını çizmeye
burasıdır dünyanın merkezi
burası her neresiyse orasıdır faşizm

birileri ölünce sevinen insanları anlamak
sakin olmamayı gerektiriyor burası
küf-r etmeyi ve içine kapanmayı

sonra
tabularla örülü dünyanın
kabuğunu çatlatıp dışına akıyor
-yumurta akı kıvamında yoğun ve sessiz-
ve bir çocuğun ortadoğu da kopuyor çığlığı

ortada 'doğu' varsa sevgilim
"doğumdan önce ölüm
hayattan önce acılar gelir

şimdi
kapitalizmin üvey oğlu faşizm
öldürüyor bütün insanlığı
bütün insanlık ölmeyi hakkediyor belki
bir çocuk bankta ölüyor kimsesiz
zaten çocuklar hep kimsesizlikten ölüyor !

sorma sevgilim
içimizdeki korku kırbaçları
bize de uzatıyor bir pergel
ve biz de çürüyoruz sınırların ortasında
söylesene
bir insan
neden
kendini
emenet eder haritalara

kan pıhtısı
bir ömrün son düdüğü
olasılık bu ya
belki emboli

ŞİMDİ NERESİNDE DURMALI HAYATIN

                                                                             " Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi                                                                                      yer, üniversiteden sonra, hapishanedir."
                                                                                         Malcolm X

şimdi neresinde durmalı hayatın
sevgilimin kaykay ellerinde
boşluğa asılı bedenin içinde
subhaneke duasıyla başlayan
manevi duyguların beşiğinde

şimdi neresinde durmalı hayatın
işçilerin emek kokan yüreğinde
çocukların islendiği parklarda
yazın sıcağında çilekli dondurmanın
erimeye başladığı o anın içinde

şimdi neresinde durmalı hayatın
zamanı yüzünde taşıyan annemde
demoklesin kılıcıyla parçalanan
hayatların pamuk ipliğine bağlı
dünyasında...ah ölü mevsimlerde

3 Ağustos 2014 Pazar

KISSADAN HİSSE

insan en büyük yalanı kendine söyler
insanım diye
hangimiz ben (den ) öteye geçebildik ki
biraz anneler
bir de onlar

onlar ki
aslandan süt sağıp
uzattılar mazluma
ve öldüler
karanlık mahsenlerde

kıssadan hissedir her insan
sürekli ders çıkarır kendinden
ama yine geçer
kötülüğün finalinden
ve kalır
iyiliğin bütünlemesine

durum hep böyledir

babamsa şöyle derdi
"hangimiz doğruyuz ki"
ve dışlanırdı toplumdan
kötü olduğu için

oysa kötü değildi o
uykuya yatardı öğleyin
güneşin altında
keçenin üstünde

ve bana teşekkür ederdi
toplumdan kaçtığım için

bense ona
isyan ederdim sürekli
annemi dövdüğü için
gençliğinde

geçmişle yaşayan insan
geleceğini yaşayamaz
o gün kaldı bende
bugünü yaşayamadan

03.08.14..........ısparta

HAKİKAT

dünün padişahı
bügünün kölesi ise
elbet bu dünya
boyun eğecektir allaha
insansa hiç değişmeyen bir ahtapot
ölümsüz gibi yaşayan ölümlü

GECEYE YAKILAN SİGARA


bir sigara daha yaktım geceye
yalnızca gece için
soluğumu hissettiğim
beni özgürlüğe hapseden
gece için

insan geceleri düşünmeye başlar
başlamadımı sorun vardır cancağzım
zaten sorun hiç bitmez ki
soluğun bittiği yerde yeniden başlar
ve tazeler kendini
boş bardaklar gibi

şimdi

isteyen istediğini içebilir
özgürlük her insana yakışır
mesela ben çay içerim
nedenini  anneme sorun
babama sormayın
zira kendisi su içer

su fıtratımızın ilk kaynağıdır
soğan ve sarımsakta öyledir
ama siz bunları toplumda hohlamayın
kokar ve toplum yerle bir olur sonra
ayrıca birileri mutlaka ölmelidir
birileri fransız şarapları içebilsin diye !

madem bu gece içmekten söz açıldı
size bir romantizm getireyim
gece bedenin kumarını oynar
herkes öldürür kendini içerden
ve dışarda yaşatır öldürdüğü adamı

"adam şapkasını fırlattı"
bense kanun(a)  gülüyorum
uduna, gitarına, soyuna sopuna
tükürüyorum ırkçıların suratına

nasılsa birileri öldürüyordur insanlığı
bir çocuğun elleriyle

1 Ağustos 2014 Cuma

İŞÇİ YAZGISI

-işçiler hayatın yoğunluğundan
nefes alıp vermeyi unuturlar bazen
hangi söz gümüşse
işçilerin yazgısında yazılı
bırakın artık batıyı
ve onun köprü altı medeniyetini

dönün yüzünüzü
besmeleyle madene ayak basan işçiye

aşka ve şiire sığmayan bir kelamdı
işçinin alın teri
alnında ter, boncuk misali
düşüverdi; düşüne yenilmiş gençliğime

dönün yüzünüzü
sarı baretiyle karanlığı yırtan işçiye

sukunet perdeleri çekildi
penceresiz sığınaklara
kolları çocuklarına bağlı
bir işçinin dudaklarında mühürlendi
-korkunun en yenilmez haliyle-
ve kapının her çalışında : ölüm
sadece tulumunu bıraktı geriye

dönün yüzünüzü
yaşama, ölümle kafa tutan işçiye-

GÖVDEMİN İÇİNDE YENİ BİR ADAM

ellerimde taştan tohumcuklar
kaktüs ekimine başlamak için
gövdem toprak
gövdemin içinde yeni bir adam
adam şöyle der:
 -sınırlar kocaman birer duvar

ellerimde taştan tohumcuklar
sözcükleri yontmak için
dilim, gri bataklık
bir kadının yüzünde pembe allık
kadın şöyle bakar:
 -su içen ceylan gibi ürkek

ellerimde namlusuz birer tüfek
savaşları öldürmek için
kalbim umut perdesi
bir tragedyanın ortasında ki
rüzgar şöyle uğulduyor :
 -bu dünya fani !!

-şimdi avuçlarım da göğün maviliği

GECENİN ŞARKISI

kederli bir yolculuktur gece

hayat ırmağı sessizce akarken üzerimizden
ve geçerken içimizden sinsice
bir iblisin fısıltısı gibi
kulaklarımızda ki trompetin güçlü depremi
içimize kırık hatlar bırakır
ve hergün
sessiz alfabelerle karalanır
ruhumuzun tahtası

biz sarp kayalıklara dönüşürüz dünyanın ellerinde
günün tedirgin saatleri
bir parmak balın kokusuna
ömrümüzü mengenesiyle sıkıştırır
acılar !!
sürekli değişiyor birike birike
ruhumuzun tahtası
karalanır sevdiklerimizin elleriyle
sessizlik
şiddetini artırır
"gitmek" eyleminin orta yerinde

-umuttur yeni günün mutluluk anahtarı

hayatın sonsuz gülüşü düşer
yarım kalmış anıların üstüne
imgelerle maskeleyerek kendimizi
yürürüz dünya denilen bin şeritli yolda
bir manevrayla kurtuluruz diye
sollamaya çalışırız acılarımızı
oysa
" acılar silinmez" biliriz
"acılar birikir ve yavaş yavaş öldürür"

gecenin tenhalaşmış saatleridir
üstüne üstüne gelir yaşadıkların
anıların zakkumdan bir meyve olup
düşer yüzünün derin yarıklarına
zaman saatlerini uçurur ömrün halkalarından
bir rüyayı okur gibi
uyanırsın şiirin orta yerinde

herşey aynıdır, yol aynı yol
acılar hala dipdiri durur içinde
hayat ırmağı sessizce akar üzerinden
-hissettirmeden

bir tek aynalar
ve mezarlıklar
-ölüm insanın şah damarındadır!!

ÖLÜMSÜZ GİBİ SEVERKEN SENİ

                                                                            insanlar birbirlerine aşık olmazlar
                                                                              insanlar birbirlerine acı çektirirler

gözlerine her baktığımda
kelimelerim inzivaya çekilirdi
yüreğimin mağarasında
ve kaldırım taşlarıyla döşeliydi
ayaklarımızın altında ki dünya

ben külden bir şiir yaptım
isminin harfleriyle donattım
gecemiydi...hatırlamıyorum
ama yağmur vardı
ve ıslanıyordu saçların hiç durmadan

hayaline uyanıyordum her sabah
her sabah yeni bir umutla
yeni bir rüyayla
sen, hayalin, masallar ülkesi
ve ölümsüzlük !

derler ki
bu dünya üç günlük
ne tuhaf sevdiğim
ölümsüz gibi severken seni
ölüme yürüyordum adım adım

ve ilkin gözümde birikiyordu acın
sonra ağır ağır doluyordu içime
güneş sırtını dönünce bana
sözcüklerim mıknatıslar gibi
itiyordu yüreğimi yüreğinin kıyısına

seni yazayım derken sevdiğim
aklıma çarpıyordu
zarifoğlu'ndan bir mısra
"ne çok acı var"
ve sürekli
karşıma dikiliyordu bu koca duvar

siyanüre hapsediliyor insanlar
 "ne çok acı var"
toprakla oynuyamıyor çocuklar
 "ne çok acı var"
kızıl renkte akıyor nehirler
 "ne çok acı var"
gökyüzü mavi değil artık
güneşe hasret bir bahar
yağmur insanları söndürüyor
yaklırak öldürülen insanları
 "ne çok acı var"

çıkıyordun içimden bir tank gibi
hiç durmadan bu duvara bakıyordum ben
ve son bir şiir yazdım
acı duvarına;

müteveffa aşk

sen bir rüzgar mıydın
gelip geçtin öylece
hafif melteminle küllerimi
bıraktın sonsuzluk denizine
sen bir günah mıydın
bir tokat mı
bir diriliş rüyası mı
sen öylece gelip geçtin
acı duvarına
takılıp kaldım ben  
toz pembe bir rüyaymış aşk
anladım

rulet oynarken bir gece
öldürdü kendini gülüşüyle

KİMYASI DEĞİŞTİ RUHUMUN

-ey ! altı yılın her saniyesinde
içime yalnızlıkla bir düğüm atan şehir
hatırlar mısın
ölü bir mevsimde tanışmıştık seninle
ağaçların yavaş yavaş soyunuyordu
yaprakların fısıltılarla dökülüyordu kaldırımlara
ve sidren-de
alacalı gökyüzünün bir karış altında
gündoğumunu bekliyorduk ezan sesiyle

vakit erkendi daha
yalnızlık paranoyasını solumak için
içime huzurla kaplı bir rüzgarın esintisi
çarpıp duruyordu
içime kırmızı kitabın gölgesi vuruyordu
ne bir ter vardı yüzümde
ne de katrana bulanmış bir ilmek
düğümlenmişti içime

nasip bu ya
şeytan bir fil gibi
uzattı irin yüklü hortumunu
suya susamış nefsime
ecel gibiydi bu yanılsama

hep aynı hata
hep vurgun sevdaların yamacına
yaslanırdım gönlümün elleriyle

yere düşerdi gövdem
gövdem, dünyaya bağlı bir pamuk ipliği
hallaçları çekerdi beni
aklım, yarin hayaliyle dolu bir bardak su
dökülürdü toprağa
gelmeyen baharın rüzgarıyla

ve sen içime yanlızlıkla düğüm atan şehir
denize yoktu kıyıların
sokaklarına kar yağmıştı
uzun ceddenin kısa kaldırımlarında
bir yanımda arabalar
bir yanımda kefenden urbalar

her adımımda yıkılmış düşler
ve inadına gülüşler dostlarımdan
o dostlardan birini ruhuma bağlayıp
açılıyorum dünya denilen okyanusa
o dostlardan biri
söküp atıyordu içimde ki kirleri
yıkılan düşlerimi gülüşüyle
harf harf ayırıyordu

ben onu ruhuma bağlayıp gideceğim senden

ey içime yalnızlıkla düğüm atan şehir
gül bahçelerinde bir ilham perin vardı
gülüşünde hayat saklıydı
gözleri zeytin karası
ve bir melek gibi masum bakışları

gecenin bir yarısı
kaybolup gitti
o ilham perisi

şimdi..
ey içime derin sessizlik gibi bürünen şiir
güldüğünde
gözlerinde ki ay ışığı gecemi aydınlatırdı
bilirsin
ondan bana kalan bir nehir gibi
hiç durmadan akarsın içimde

sessizlik soluyorum şu an
yalnızlıktan düğümlerin içindeyim
yinede
gelmesini istemem

çünkü....
açık bir artırmada satılıyor aşk
ve artık dünya
ne aşka gebe
ne de ölümün hakikatine

hayat sahte bir tablo
insanlar eğri büğrü çizilmiş harfler gibi
ruhları yok sanki
inançların ne varlığı belli
ne yokluğu

ey içimden huzurumu çalan şehir

kimyası değişti ruhumun
saadet meleklerim de terk etti beni
ve allah ile aramda
bir alınlık mesafe vardı

gitmeliydim oraya
dünyadan uzak diyarlara
düğümlerimi
ölümsüzlük çözebilirdi anca

ÜÇ ŞARKI

nisan yağmuru gibi ansızın girdin hayatıma
gönlümün penceresine çarpıp aklıma
ordan hayallerle süslenmiş ütopyama
ve derin boşluğuma gülüşünü bıraktın

sonra : "gitmek" eylemi
her zamankinden

hayat esrik bir ayyaş gibi bindi omuzlarıma
seni içimde yaşamaya çalışırken
dışarda sürekli dalgalı bir okyanus
ve bütün gemilerim  alabora

şimdi " anlamak" eylemi
bu son deneme

yalnız olan bir sen, bir ben
aşk ölmedi sevdiğim
sadece tutmadı ellerimizden

İKİ BARDAK ÇAY

bir bardakta ki çayı
öteki boş bardağa
boş bardakta ki çayı
daha önce dolu olan bardağa
 ve böyle
sade süreğenlik
zaman kazandırır
hayatta kaybedilen herşey
ivmenin artmasındandır
tat, sabrın en verimli kuşağı

AŞKIN NOKSANLIĞI

1.
sabah sabah
inceden gülüşün dokunur
yüreğimin avlusuna
aklımın sesi kısılır

2.
hissediyorsundur
rüzgarımın sertliğini
meltemler hep uzak durmuştur bana
ki biraz da asabiyim aşka karşı
biliyorsun
beni en iyi sen anlıyorsun da
uymuyor adımlarımız zamana

3.
dünyayı kaldırmaya çalışırken genç kaslarımla
sırtımda günah işlemeli kambur
ruhun parayla takasta olduğu bir zamanda
senin karşıma çıkman
günün beklenmedik yağmuru gibi
ansızın ve huzur verir
pencere camının arkasında

4.
artık bir şeyin beni tutması gerekir
-aşkın düşük frekansı
-acının artan ivmesi
anılarda hep birşeyler anımsatır ya
bilmiyorum belki saadet
ertelediğim gençliğim gibi
dünyaya kurban edildi

5.
üç kişiydik aynı masada
sen ben ve çay
aşkı davet etmedik
aşkda gelmedi zaten

6.
kalbim seni tutarken
aklımda öldürmek ihtimali
bu bir deli saçması değil
geceler öldürüyor masumiyeti

7.
topuğundan vurulmuş bir mevsimdeydik
susarak uzaklaşıyorduk
ve böylesi en güzeliydi
ne aşk öldü sevgilim
ne de biz doğduk


aşk ! yine mi noksan kaldın
aklın terazisinde

FABRİZİO PATERLİNİ VE PİYANO

fabrizio paterliniyle geceye indim
ve birden karşıma sen çıktın
dağıldı yine burçlarına beyaz bayrak diktiğim kalelerim
oysa ben bir imdat sesi olmak isterdim
bütün acıların sonuna hazır
ve nâzır bir bakışım vardı senin dışındakilere

içime stratosferden atlamıştın
ve kalbim dağılmıştı kuantumsuz
gülüşünün ivmesi karışmıştı kanıma
ruhuma dolanmıştı saçların
herkes bir miğfere ibadet ediyordu sevgilim
benden böyle bişey bekleme dedim
gitmek istersen yoluna taş koysun dualarım
sonrasını hatırlamıyorum
bizim orda buna aşk diyorlardı
ben de öyle baktım sana
ama sen bunlara inanmak istediğin için korktun
ve bakışım gittiğin o incecik  zamana çakıldı
ancak gelişin sökebilirdi beni oradan
sen gelmedin
dünya bütün günahlarıyla döndü etrafımda

fabrizio paterliniyle devam ettim geceye
uzadıkça kısalan bir saç teli gibi
amacım: anneme benzemeden anneme benzeyerek
benzin döküp yüreğimin mağmasına
seni yakmadan öldürmek içimde
içimde sen olmadan yaşamak seninle
seni tutup kaldırmak kendimle
sonunda kendimi öldürmek seninle
ve yamalı pantolonlar giydirmek bilmeceme

bil istedim
-saçlarını tığlarla örünce
hayat kahpe yüzünü gösteriyor her defasında
sanırım yeni yenilendi hücrelerim
kaşımda ki kapanan yaradan anladım
bedenim dipdiri duruyordu ipte
ip gidişinin rüzgarıyla koptu
elbiseleri döküldü çocukluğumun
yeniden koştum anneme
ve sarıldım rahmanın ellerine

sözümü kıstı fabrizio paterlini
kendi suskunluğuna vurdukça vurdu piyanonun tuşlarıyla
kilitlendim
açmak yine anneme kaldı kalbimin kapılarını
biraz freudça bakmak gerekirse
annem  sevgilim olmaya en layık kadındı

-bam !
diye bir ses düştü gerçeğin üzerine
duygularım toplanıp savaştı yeniden
ah kalbim
yine sen diyor yine aşk
yine yine
yeniden savaşmak
fakat ne iğrenç bir gerçektir
ölmemek için öldürmek

şimdi üçünüzden biri ölmek zorunda
hanginiz ölürse önce o kazanır bu dünyada
ve şükür ki ölüm var sevgilim
dedirtinya bunu bana
yoksa hayat denilen duvarsız hücre
sen dediğim aşk gibi
ne veriyordu bana
acıdan ve yaradan başka

bir yaz gecesiydi
pencerem açık
hava soğudu iyice
sabah öldürmek üzereydi geceyi
sen kalkıp büyüdün bir tümör gibi
nasıl yakışırsa öyle davrandın aşka
erittin içimde ki herşeyi
ya rabbi bu nasıl bir düğümdür
daha çözemedim belinde ki kırmızı kuşağı
herşey öyle birikiyor ki
unutkanlaşıyor unutmak eylemi
ve artık
susarak karşılayabilirim kendimi

ELDE VAR AŞK


                                                                                        " hayatta herşey acısıyla anlam bulur"
   

   film başlar
karanlıktır her yer

sıfırı çok önceden tüketmiş sevdaların ardında
bir kaç limitsiz söz söylenir
teselli niyetine

"bakarsın bir gün yine
bir masa kurulur aramıza
iki bardak çay
taze sıkılmış iki kalp
gözlerin anlamsız savaşı başlar
tarif edilemez mutluluk
takılıp kalır dudaklarımız arasına"

filmin ikinci yarısı

"ah bu şarkıların gözü kör olsun"
denilen anlarda
herşey yeniden başlar
belki de çok uzaklarda
iki ruh, geçmişin duraklarında
bekler durur birbirini
iç geçirir habersiz

son
erler film

anılar bölünür ikiye
geçmişin tepeşiriyle
kalan hayaller toplanır
hüznün sek içildiği
yalnızlığın boşluğunda
hatırladığımız neydi şimdi

elde var aşk
elde var aşk
elde var aşk                                                                                    

30 Temmuz 2014 Çarşamba

ARAMIZDA Kİ EN ADALETLİ REJİMİN ADI

şimdi

Uyandığımda saat öğle vaktini çoktan geçmişti.pineklediğim yatağımdan çıktım. Yüzüme birkaç avuç su çırptıktan sonra aynada kendime baktım; saç sakal birbirine karışmış , yüzüm güneşle olan buluşmasını ertelemiş bundan mütevellit nur gibi parlıyor. Tırnaklarıma baktım sonra iyice uzamış. Sonra başımı kaldırıp aynaya baktım yeniden ve o anda tükürmek geçti içimden... yıllarca annem ve babamın yapmadığı şeyi yaptım kendime çünkü suna’ya yaptığım kötülüğün bedelini kendi yalnızlığımla ödemem yetmiyordu artık...evet .işte şimdi oldu.. tükrüğüm aynanın kirli yüzünde yavaş yavaş aşağıya kayıp yüzümün her yanını yıkıyordu.

Kendimle verdiğim bu saçma savaşa son vermemin vakti gelip geçmişti çoktan...aynaya son bir bakış attıktan sonra  ‘ lan bu tişört’ün rengi  en son giydiğimde  beyazdı . ne ara siyaha döndü ‘kendime verdiğim yalnızlık cezası giyotinden beterdi . yoooo ben bunu hakketmiştim . suna’ya karşı yaptıklarım ortada sonuçta...evet. suna sunam benim yüreği saf meleğim, nerdedir şu an ne yapıyordur acaba.bunları sormaya hiç hakkım yok !

4 yıl önce

“ ya kardeşim o dediğin iş öyle olmuyor işte. Ezberden konuşmak kolay bir de gel bana sor.... Çok zor abi anlayamazsınız hiçbiriniz.....tamam kardeşim bu benim kararım...... Evet haklısınız , ben tam bir yavşağım. Kararlarıma saygı duymayan dostlarım olacaksanız hiç olmayın..... Evet , son sözüm budur “

Telefonu kapattıktan sonra , o sinir harbiyle fırlatıp attı çekyatın üzerine. balkona çıktı, bir sigara yaktı. Beyaz sandalyesine kurulup  “bende bir insanım kardeşim, elbette benim de kendime özel bir hayatım olacak.... Pehhh kime anlatıyorum ki. Dostlarımmış sizin gibi dostlar olmaz olsun....”  bir taraftan bu düşünceleri sesli söylüyor , bir taraftan da sigarasından derin derin nefesler çekiyordu...

51 ay önce

-Sevgilim, hayırdır  ne oldu ?....canını sıkan bişey mi var ?

-yok bişey -ama var bişey belli ki.....nedir  hadi söyle bana
- ben ayrılmamızın gerekli olduğunu düşünüyorum

Bu sözün üzerine cin çarpmışa dönen suna ne diyeceğini, nasıl tepki vereceğini bilememişti.oysa herşey o kadar güzel giderken nerden çıktı şimdi bu ayrılık ‘ ne olmuştu acaba’ diye içinden geçirdi . birkaç dakika kendini topladı ve :

-tamam o zaman biraz ara verelim ...
-yooo hayır suna , ara vermekten değil ayrılmaktan bahsediyorum

Hayatının hiçbir aşamasında gurur duvarını yıkamayan suna . hiçbir şey söylemeden kalktı yerinden ve hemen uzaklaştı  oradan....

Şimdi

“ sevgilim

Öncelikli olarak bu mektubu yazıp yazmama karasızlığı ortasında yazmaya başlıyorum. İşte böyle araf girdaplarına kapılıp, sürekli boğulan hayatımın son sözlerini yazarken de araf kuyusundayım. Çıkaracak kimsem kalmadı senden başka. Şimdi sende yoksun...
Hatırlar mısın elimi ilk tuttuğun gün bana bişey söylemiştin. Suna, ben ismim gibi kimin hayatına girsem devrim yaparım. Yeni baştan başlar o insanın hayatı...özgürlüğü, adaleti, mutluluğu ve huzuru getiririm kendimle beraber. Bütün kaotik düşlerini yıkar;  yeni ve güzel ütopyolar kurarım oraya....en sonunda aşkı yerleştiririm o ütopyanın göğüne ve inan bana; her kaos kalkıp gider ben geldikten sonra...

Bende saf saf hiçbir şey anlamamıştım. Yani diye sormuştum sana

Yani benim yüreği suyla harmanlanmış sevgilim

Yani....aramıza çok adaletli bir rejim getiriyorum bugün

Ben yine anlayamamıştım. Aslına bakarsan hala kendi kendime soruyorum

 “Aramızdaki en adaletli rejimin adı aşk mıydı, ölüm mü  “

Titreyen ellerinin arasından kayıp giden bu mektup, devrimin gözyaşlarıyla yıkandı hergün...

ÇOCUKLAR ÖLÜYOR BIRAK BENİ

beni içinde özüt
kaotik düşüncülerle vur beni
tutsam yakalığından bir çocuğun
ahı sinecek üstüme
neden sonra yerleşirsin düşüncelerime
kaybolduğun yerde vur kendini
gözlerini kıs kısabildiğin kadar
imgelerimden çek elini

sende durmasın
tabularım tabutuma doluyor
gün bir ömrün en akışkan yeri
sen tutuyorsun içimde ki korkuyu
çocuklar ölüyor bırak beni

KORKU DENİZİ

dünya materyalist bir oyun düzeneği
adaletin öldüğü, hakkın sustuğu

insan anahtarı kaybolmuş bir kilit
korku denizinde saklanan yosun gibi
her akımın yönüne uymaya hazır

kaotik söylemlerin ortasında
düşünmekten sıkılan yelpaze
sallanır durur bir başın üstünde
onun elleri kirli
göremez onu ne yazık ki

ve şükür ki ölüm var
neresinden dönülürse kardır
bu dünyanın

köpek balıkları
anahtarlar
ve okyanus ötesi
bir nesil gelip geçti ki
her solukta aynı tekrar;
"kahrolsun içimizde ki düşman !

28 Temmuz 2014 Pazartesi

ÜÇ BURÇAK FIRLATTI GÖĞE DOĞRU

“Bugün burçak toplama sırası baneşin’de anne” dedi feyula

Baneşin yatağının sıcak yanını bir türlü bırakamıyordu.kalkıp yerinden işe gitmesi gerekirdi. Ama bir türlü ikna edemiyordu yastığını, kafasının üzerine alarak kulaklarını tıkamaya çalışıyordu. Ne feyula’nın ne de annesinin sesini duymak istemiyordu.kendisiyle veremediği mücadeleye bir de onlar eklenince işler iyice çığrından çıkıyordu baneşin adına...

Dedesi’nin ölmeden evvel kapının önüne yaptırdığı kurnada yüzünü yıkayıp kahvaltıya oturdu.kahvaltıda menemen, tereyağı, kendisinin beslediği arılarının kovanında bal ve annesinin tadına doyulmaz otlu peyniri vardı.tabi çay bütün bu nimetlere bir misilleme gibi duruyordu ince belli bardağında...

Yüzünü dantel işlemeli havluyla kuruladıktan sonra

“anacığım, yine krallara layık bir kahvaltı sofra hazırlamışsın, eline sağlık”

“ben değil oğlum feyula hazırladı ”

Yüzünü ekşiterek feyulaya baktı. “ iyi fena değilmiş o zaman”

Feyulayla burçak toplama günü ve saatleri için sürekli didişme halindeydi.birazda uykunun vermiş olduğu mahmurlukla unutmuştu aslında ama ;gerçekten o gün feyulanın işe gitmesi gerekirdi.belli bir yol kattettikten sonra farkına vardı tongaya nasıl düştüğünü...

“ben sana bunun hesabını sormaz mıyım feyula ...axxhhh feyula. Ben sana gösteririm eve döndüğümde”


Söylene söylene burçak tarlasının yolunu tuttu. Bir kilometre ötede bulunan bu tarlanın destansı bir özelliği vardı aslında; 6000 hektar hacminde olan bu tarlanın kenarında küçük bir dere akıntısı vardı. Ve bütün çıplak köylüler bu tarlanın hasadıyla geçimini sağlardı. Söylentilere göre bu tarlaya zamanında aşk tanrısı “eros”un yolu düşmüş ( tabi kimi söylentiye göre eros aldığı fazla miktar alkolün sarhoşluğla yolunu kaybetmiş ve bu tarlanın ortasında sırt üstü uzanır vaziyette bulunmuş) ...her ne haltsa artık, eros sürekli olarak kalmaya başlamış çıplak köyde ....ee tabi eros yaşarda aşk ölür mü !  herkes sürekli olarak birbirine aşık olup evlenedururlarmış...

Baneşin tarlaya vardığında köylüler çoktan toplanmış, harıl harıl burçak biçiyorlardı  oraklarıyla. Her topladıkları burçakları önlerinde ki sepetlerine doldurup az ilerde yaktıkları ateşin başına getirirlerdi. Bu ateşin başında bir de burçak kavurucuları vardı  ve sürekli olarak getirilen burçakları yakıp işlenmeye hazır hale getirirdi...

baneşin geç kalmış olmanın mahcubiyetiyle , sessizce “ selamun aleykum yoldaşlar, kolay gelsin” diyerek başladı burçak biçmeye kör orakıyla...

Baneşin burçak biçmeye başladığı andan itibaren aklında sürekli aynı iki mısra belirir; bazende takılır diline, durmadan tekrarlardı

“hasret sevgilininse eğer bende
Mızraklansın her an yüreğimde”

Bu iki mısraya bir anlam yüklemeden sürekli tekrarlardı. Kendisinin şiirle hemhal olan bir yanı vardı ama bir türlü şiir yazmaya cesaret edemezdi.her yazdığı şiiride yırtıp atardı kimseler görmesin diye...

“şairlik erkeklik zanaatına ters düşer “ derdi babası . bu sözün tesiri altında o denli kalmıştı ki. Bazen utanırdı kendinden ve ne zaman böyle duygusal bohemlerin içine girse , babasının mezarına gidip yasin okurdu. İçinde ki bu duygusallıktan dolayı babasından özür dileyerek rahatlayıp geri dönerdi eve...

Sepetini burçak doldurup ateşin yolunu tuttuğunda ayağı tökezledi. Düşeceği anda kendini bir el tutuverdi. Bu el bir erkek elinden ziyade kadın eliydi. Sıcacık,ince kollu terazi hassaslığında ve ince sarılmış parmak sarma kadar inceydi...dönüp arkasına baktığında başında haki bir kasket, üzerinde grileşmiş bir ceket ,içinde gömlek ve üzerinde  siyah bir yelekle kendine has bir adam gördü. Yüzünü beyaz mendiliyle örtmüş ve gözleri ay ışığı gibi parıldıyordu karalığın içinde...

“eyvallah yoldaş” dedi öküzün trene baktığı kadar şaşkın bir ifadeyle

“dünyaya dön istersen” deyip yoluna devam etti ve kalabalıkta gözden kaybolup gitti bu esrarengiz şahıs...

Akşam eve döndüğünde her zaman ki gibi annesi karşıladı baneşini...feyula yüzüne bakmadan “hoşgeldin abi” dedi...feyulayı hiç duymamıştı baneşin...sürekli olarak nevi şahsına münhasır o adamı düşünüp durdu...

Sabahleyin erkenden uyanıp kahvaltı yapmadan tarlanın yolunu tuttu baneşin. Ne kadar erken giderse o kadar az kalabalık olacak ve o kişiyi tanıma şansı bulacaktı...

Tarlaya vardığında onu görememişti ve bir daha da hiç göremeyecekti...bu belirsizliğin acısı onu hiçbir zaman terketmeyecek ve hep içinde kocaman bir soru işareti olarak belirecekti...

Zaman, hiç durmadan akan bir nehir gibi geçmişti üzerinden çıplak köylülerin ve o kış düğün yılıydı...çıplak köyün enteresan ananelerinden biri de buydu; düğünler yapıldımı hep bir arada yapılır . o yıl yapılacak düğün masrafları tarladan karşılanırdı.

Davullar patlayıp zurnalar çalınmaya bir başladımı bir daha susmaz; efsanelerde ki gibi kırk gün kırk geceye tekabül düğünler olurdu...

Baneşin, normal şartlar altında pek uğramaz bu düğünlere, evinde, tahta hasırın üzerinde kitap okurdu..

“ilim şart , ilmin olmadığı yerde peyda olmaz müzbin” derdi...

Birgün yine hasırında kitabını okurken...

“feyula yok mu?  Kendinden emin bir ses tonuyla, bir kız beliriverdi kapıda.

Başını kaldırıp “yok kalmadı elimizde” dedi birden...o anda dilim lal olaydıda söylemeyeydim bu sözü der gibi bir pişmanlık , şaşkınlık ve mahcubiyetin hergümerciyle yoğurulmuş  bir ses başladı konuşmaya ; ulan nasıl bir öküzlüktür bu.allahım ben bu kıza aşık olabilir miyim. Yoo hayır olmamalıyım . babam bana aşkında kötürümden farksız olduğunu söylemişti.yoo aslında acısından bahsetmişti sanırım. Sanırım ne la...sanmakta ne saçma bir kelimedir.kardeşim ya o tarafta dur yada s..ktr git...neyse lan ben ne diyorum...ama bu afeti devrana tutulmak üzereyim sanırım...bak yine sanırım dedim...yok yok ben salağın önde gideniyim . en iyisi durumu toparlamak...

“feyula mı ?....feyula evde buyrun oturmaz mıydınız.

“yok ben ayakta durmasını iyi bilirim” dedi hafif tebessüm ederek

Şaşkınlıkla aptallık ortasında kötürüm kesilen baneşin, Sırılsıklam aşık olmuştu bu afeti devrana...Feyula eve döndüğünde baneşin karşıladı onu; birkaç tatlı iltifattan sonra direk daldı kaşısında ki okyanusun ortasına....hemen sorgulamaya başladı bu afeti devranı...adını, sanını, soyunu ,sopunu,...artık her ne halta yarayacaksa bütün biyografisini, bütün içsel röntegenini feyuladan öğrendi.

3 ay sonra...

Aşkın acısına kani olan baneşin , kendini, mısraların içine attı.artık tüm hayatı bu mısralar olmuştu. Sabahları kalkıp burçak biçmeye gider ; akşamları ise sürekli kitap okur ve aşkının üzerine mısralar, şiirler yazardı. Ancak bu şekilde kurtulabileceğine inanırdı.hayatta ki herşeye saçma diye diye iyice varoluşçu felsefenin kapısına dayanır olmuştu. Sürekli kendine bir yer arayıp sonra orayı da saçma bulurdu.

Bir sabah uyanıp yola düştüğünde , belki de hiç beklemediği bir anda kendi nevine münhasır olan şahısla karşılaştı. Ama artık eskisi kadar merak etmiyordu onu...onun boşluğunun acısını sevdiği kız doldurmuştu...”selamun aleykum yoldaş” diyip geçiverdi yanından...kendisine cevap vermeden geçen bu kişi. Onuruna o kadar çok dokudu ki, dönüp birden, şu mısralarla vurmak istedi kafasına

“ mecnuna sormuşlar  ‘ leyla mı sarhoş etti seni.... yok demiş leylasızlık’

O da dönüp aynen şunları söyler

“leylaya sormuşlar ‘ sen misin mecnunu yakan....yok demiş  betülay’”                                         
O günden sonra çıplak köyde ki eros efsanesi şöyle devinime uğradı;
Evet. Eros sarhoştu tarlaya düştüğünde ve okunu kaybetmişti. Bundan mütevellit sürekli olarak burçak fırlatırdı yayıyla...

o günde üç burçak fırlattı göğe doğru;

biri baneşine, biri betülaya, sonuncusu da kendini bilmezlere düştü!