28 Temmuz 2014 Pazartesi

ÜÇ BURÇAK FIRLATTI GÖĞE DOĞRU

“Bugün burçak toplama sırası baneşin’de anne” dedi feyula

Baneşin yatağının sıcak yanını bir türlü bırakamıyordu.kalkıp yerinden işe gitmesi gerekirdi. Ama bir türlü ikna edemiyordu yastığını, kafasının üzerine alarak kulaklarını tıkamaya çalışıyordu. Ne feyula’nın ne de annesinin sesini duymak istemiyordu.kendisiyle veremediği mücadeleye bir de onlar eklenince işler iyice çığrından çıkıyordu baneşin adına...

Dedesi’nin ölmeden evvel kapının önüne yaptırdığı kurnada yüzünü yıkayıp kahvaltıya oturdu.kahvaltıda menemen, tereyağı, kendisinin beslediği arılarının kovanında bal ve annesinin tadına doyulmaz otlu peyniri vardı.tabi çay bütün bu nimetlere bir misilleme gibi duruyordu ince belli bardağında...

Yüzünü dantel işlemeli havluyla kuruladıktan sonra

“anacığım, yine krallara layık bir kahvaltı sofra hazırlamışsın, eline sağlık”

“ben değil oğlum feyula hazırladı ”

Yüzünü ekşiterek feyulaya baktı. “ iyi fena değilmiş o zaman”

Feyulayla burçak toplama günü ve saatleri için sürekli didişme halindeydi.birazda uykunun vermiş olduğu mahmurlukla unutmuştu aslında ama ;gerçekten o gün feyulanın işe gitmesi gerekirdi.belli bir yol kattettikten sonra farkına vardı tongaya nasıl düştüğünü...

“ben sana bunun hesabını sormaz mıyım feyula ...axxhhh feyula. Ben sana gösteririm eve döndüğümde”


Söylene söylene burçak tarlasının yolunu tuttu. Bir kilometre ötede bulunan bu tarlanın destansı bir özelliği vardı aslında; 6000 hektar hacminde olan bu tarlanın kenarında küçük bir dere akıntısı vardı. Ve bütün çıplak köylüler bu tarlanın hasadıyla geçimini sağlardı. Söylentilere göre bu tarlaya zamanında aşk tanrısı “eros”un yolu düşmüş ( tabi kimi söylentiye göre eros aldığı fazla miktar alkolün sarhoşluğla yolunu kaybetmiş ve bu tarlanın ortasında sırt üstü uzanır vaziyette bulunmuş) ...her ne haltsa artık, eros sürekli olarak kalmaya başlamış çıplak köyde ....ee tabi eros yaşarda aşk ölür mü !  herkes sürekli olarak birbirine aşık olup evlenedururlarmış...

Baneşin tarlaya vardığında köylüler çoktan toplanmış, harıl harıl burçak biçiyorlardı  oraklarıyla. Her topladıkları burçakları önlerinde ki sepetlerine doldurup az ilerde yaktıkları ateşin başına getirirlerdi. Bu ateşin başında bir de burçak kavurucuları vardı  ve sürekli olarak getirilen burçakları yakıp işlenmeye hazır hale getirirdi...

baneşin geç kalmış olmanın mahcubiyetiyle , sessizce “ selamun aleykum yoldaşlar, kolay gelsin” diyerek başladı burçak biçmeye kör orakıyla...

Baneşin burçak biçmeye başladığı andan itibaren aklında sürekli aynı iki mısra belirir; bazende takılır diline, durmadan tekrarlardı

“hasret sevgilininse eğer bende
Mızraklansın her an yüreğimde”

Bu iki mısraya bir anlam yüklemeden sürekli tekrarlardı. Kendisinin şiirle hemhal olan bir yanı vardı ama bir türlü şiir yazmaya cesaret edemezdi.her yazdığı şiiride yırtıp atardı kimseler görmesin diye...

“şairlik erkeklik zanaatına ters düşer “ derdi babası . bu sözün tesiri altında o denli kalmıştı ki. Bazen utanırdı kendinden ve ne zaman böyle duygusal bohemlerin içine girse , babasının mezarına gidip yasin okurdu. İçinde ki bu duygusallıktan dolayı babasından özür dileyerek rahatlayıp geri dönerdi eve...

Sepetini burçak doldurup ateşin yolunu tuttuğunda ayağı tökezledi. Düşeceği anda kendini bir el tutuverdi. Bu el bir erkek elinden ziyade kadın eliydi. Sıcacık,ince kollu terazi hassaslığında ve ince sarılmış parmak sarma kadar inceydi...dönüp arkasına baktığında başında haki bir kasket, üzerinde grileşmiş bir ceket ,içinde gömlek ve üzerinde  siyah bir yelekle kendine has bir adam gördü. Yüzünü beyaz mendiliyle örtmüş ve gözleri ay ışığı gibi parıldıyordu karalığın içinde...

“eyvallah yoldaş” dedi öküzün trene baktığı kadar şaşkın bir ifadeyle

“dünyaya dön istersen” deyip yoluna devam etti ve kalabalıkta gözden kaybolup gitti bu esrarengiz şahıs...

Akşam eve döndüğünde her zaman ki gibi annesi karşıladı baneşini...feyula yüzüne bakmadan “hoşgeldin abi” dedi...feyulayı hiç duymamıştı baneşin...sürekli olarak nevi şahsına münhasır o adamı düşünüp durdu...

Sabahleyin erkenden uyanıp kahvaltı yapmadan tarlanın yolunu tuttu baneşin. Ne kadar erken giderse o kadar az kalabalık olacak ve o kişiyi tanıma şansı bulacaktı...

Tarlaya vardığında onu görememişti ve bir daha da hiç göremeyecekti...bu belirsizliğin acısı onu hiçbir zaman terketmeyecek ve hep içinde kocaman bir soru işareti olarak belirecekti...

Zaman, hiç durmadan akan bir nehir gibi geçmişti üzerinden çıplak köylülerin ve o kış düğün yılıydı...çıplak köyün enteresan ananelerinden biri de buydu; düğünler yapıldımı hep bir arada yapılır . o yıl yapılacak düğün masrafları tarladan karşılanırdı.

Davullar patlayıp zurnalar çalınmaya bir başladımı bir daha susmaz; efsanelerde ki gibi kırk gün kırk geceye tekabül düğünler olurdu...

Baneşin, normal şartlar altında pek uğramaz bu düğünlere, evinde, tahta hasırın üzerinde kitap okurdu..

“ilim şart , ilmin olmadığı yerde peyda olmaz müzbin” derdi...

Birgün yine hasırında kitabını okurken...

“feyula yok mu?  Kendinden emin bir ses tonuyla, bir kız beliriverdi kapıda.

Başını kaldırıp “yok kalmadı elimizde” dedi birden...o anda dilim lal olaydıda söylemeyeydim bu sözü der gibi bir pişmanlık , şaşkınlık ve mahcubiyetin hergümerciyle yoğurulmuş  bir ses başladı konuşmaya ; ulan nasıl bir öküzlüktür bu.allahım ben bu kıza aşık olabilir miyim. Yoo hayır olmamalıyım . babam bana aşkında kötürümden farksız olduğunu söylemişti.yoo aslında acısından bahsetmişti sanırım. Sanırım ne la...sanmakta ne saçma bir kelimedir.kardeşim ya o tarafta dur yada s..ktr git...neyse lan ben ne diyorum...ama bu afeti devrana tutulmak üzereyim sanırım...bak yine sanırım dedim...yok yok ben salağın önde gideniyim . en iyisi durumu toparlamak...

“feyula mı ?....feyula evde buyrun oturmaz mıydınız.

“yok ben ayakta durmasını iyi bilirim” dedi hafif tebessüm ederek

Şaşkınlıkla aptallık ortasında kötürüm kesilen baneşin, Sırılsıklam aşık olmuştu bu afeti devrana...Feyula eve döndüğünde baneşin karşıladı onu; birkaç tatlı iltifattan sonra direk daldı kaşısında ki okyanusun ortasına....hemen sorgulamaya başladı bu afeti devranı...adını, sanını, soyunu ,sopunu,...artık her ne halta yarayacaksa bütün biyografisini, bütün içsel röntegenini feyuladan öğrendi.

3 ay sonra...

Aşkın acısına kani olan baneşin , kendini, mısraların içine attı.artık tüm hayatı bu mısralar olmuştu. Sabahları kalkıp burçak biçmeye gider ; akşamları ise sürekli kitap okur ve aşkının üzerine mısralar, şiirler yazardı. Ancak bu şekilde kurtulabileceğine inanırdı.hayatta ki herşeye saçma diye diye iyice varoluşçu felsefenin kapısına dayanır olmuştu. Sürekli kendine bir yer arayıp sonra orayı da saçma bulurdu.

Bir sabah uyanıp yola düştüğünde , belki de hiç beklemediği bir anda kendi nevine münhasır olan şahısla karşılaştı. Ama artık eskisi kadar merak etmiyordu onu...onun boşluğunun acısını sevdiği kız doldurmuştu...”selamun aleykum yoldaş” diyip geçiverdi yanından...kendisine cevap vermeden geçen bu kişi. Onuruna o kadar çok dokudu ki, dönüp birden, şu mısralarla vurmak istedi kafasına

“ mecnuna sormuşlar  ‘ leyla mı sarhoş etti seni.... yok demiş leylasızlık’

O da dönüp aynen şunları söyler

“leylaya sormuşlar ‘ sen misin mecnunu yakan....yok demiş  betülay’”                                         
O günden sonra çıplak köyde ki eros efsanesi şöyle devinime uğradı;
Evet. Eros sarhoştu tarlaya düştüğünde ve okunu kaybetmişti. Bundan mütevellit sürekli olarak burçak fırlatırdı yayıyla...

o günde üç burçak fırlattı göğe doğru;

biri baneşine, biri betülaya, sonuncusu da kendini bilmezlere düştü!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder