25 Aralık 2013 Çarşamba

ÖLÜM TULUATI

çığlık çığlığa yaşıyoruz, içsel dünyamızda
bizi sırladığını düşünürüz,bizi örttüğünü
bu bir yanılgı mı sizce ,yoksa bir kayboluş mu 
bana kalırsa hayatın bize bahşettiği,
yalnızlık ve kalabalık arasındaki ince çizgi

ince çizgi deyince aklıma hep ölüm gelir
yaşamın ardında ki sır perdesi aralanır
bazıları için kurtuluş çaresidir,bazılarında korku
hangi duygu bizi tasvir eder acaba; hiç düşündük mü?
hangi mutluluğun kapısı ardına kadar aralanır 

aşk cevabı geliyor şairlerden,acıyı yazarken
tezat iklimlerin yağmuru damlıyor kainata
öylece kalıyoruz uzayın dipsiz boşluğunda
uğuldayan bir gecenin koynuna sığınıyoruz
şarkılar bizde duruyor,derin çizgiler yüzümüzde

ruhumuz araf suyuyla yıkanıyor iyice
düşünceler,düşünceler beynimizin içinde
arı gibi vızıldayıp duruyor ve biz kirleniyoruz
duygularımız iyice karışıyor birbirine
bir yanımız yalnızlığa, ötekisi kalabalığa öteleniyor

ama hala mutluluk sorusuna bir cevap gelmiyor
ne şairlerden,ne bilgelerden ne de kahinlerden
içimizdeki çocuğun alaca sesi yükseldi birden
'mutluluk, bütün dünyaya kapılarını kapattı
 bekleme boşuna, gelmez,bitmeden bu ölüm tuluatı'

ÇELİKTEN ZIRH


kurşun sesleri giriyor,kurşuni gecelere
feryadıma göklerden sicim gibi yokluk boşalıyor
gözyaşlarımda annemin çatlayan elleri duruyor
usul usul kan kusuyorum özağzımdan
gelin diyorum, çelikten zırhımı giydim çoktan

korkmuyorum artık korkunun bataklığında
çürüsede bu gövdem birgün, ne olur ki
öcü gibi yaşadığım dünyada,yaşamasamda
dilime tutsak bir kilit vurmuyorum
gelin diyorum,çelikten zırhımı giydim çoktan

adıma sodyum dinamitleri takılıyor,metafizik diyorlar bana
kimyam bozuluyor git gide,
karanlık,kapkanlık bir yer âdeta, görmüyorum
oysa aydınlığa baktığımda, filizlerden ağaç doğuyor
gelin diyorum,çelikten zırhımı giydim çoktan

benlik duygusundan sıyrılıyorum,gözlerim seğiriyor
sağda bir hilal beliriyor,solda çekiç
istiklâl diyor bir yanım,öteki yanım yine istiklâl
hepimiz haklıydık,hepimiz bu vatanın evlatlarıydık
gelin diyorum,çelikten zırhımı giydim çoktan

doğu, kâr gibi bir kefen giydi bugün
akdenizde bir kadın faleze doğru durdu
ege de incir ağaçları soyundu büsbütün
ruhları anadoluda bütünleşti,istanbulun maviliğinde
gelin diyorum,çelikten zırhlarını giyinelim ecdadımızın

-şafağı en karanlık yerinde sökeceğiz
 hele şu afyonun etkisi bir geçsinde-

24 Aralık 2013 Salı

DAĞILIR YALNIZLIK

günce bir masal gibi girdiğinde hayatıma
ben dağınık yalnızlığımda boğuluyordum
ve tuzakmış gibi geliyordu bana
içimi bir hoş olan her sevda
kaçıncı sarhoşluğumdan uyanıyordum
hatırlamıyorum...
çocukluğu çıkarsak belki beş yada yedi
oysa ne farkeder ki
sevdanın bir damlası bile günah
bağlar seni bir kıyıya
ve tutsak olursun ömrün boyunca
ben bu düşüncelerin tarifesiyle
uçmayı planlarken hayat rüzgarlarında
sen, bir anda bitiverdin köşe başında
dağınık yalnızlığım toparladı kendini
gülüşünün masumiyeti karşısında

hurufların inceldiği yerden kopsun kelimeler 
ve dilimlensin kör bir bıçakla umut
sen o gün gülmemeliydin
ve bana kalırsa sen hiç gülmemelisin
çünkü gamzen bir anda beliriyor sol yanağında
biliyorsun
içinden soyut binlerce anlam geçiyor
aşkla başlayıp ölümle sonuçlanan
gamzenden söz açılmışken bir anda
gözlerin dokundu aklıma ve parmak uçlarıma
buğuyla örtünmüş siyah bir yakut gibi
bu betimleme sende o kadar güzelleşiyor ki
üleştirmek el vermedi aklım ve parmak uçlarım arasında
aklımı yüreğime bağışladın
ve sonra parmak uçlarıma dokundun
ellerin benim benzersiz ütopyam

sen ve ben iki ayrı halkın kahramanlarıydık orda
sadece aşkın döküldüğü topraklarda
benzersiz çizgilerle kavuşuyorduk
oysa bu bir yanılsamaydı bütün aşk yağmurlarında
saklanmış papatyaların ihanetiyle
savrulduk ayrı köşelere
görüyor musun
hayallerde bile kavuşmadık seninle

zaman ayrılığın antibiyotiği gibidir
direnç kazanır yılların dökümüyle 
yalnızlığın dağılır iyiden iyiye
daha da sert vurmaya başlar yüreğinin kılcallarına
ve artık gözlerine bakmak ihanet etmekti aşka
böyle düşündüm 
onun için
saçlarından bir yüz yaptım kendime
onu izliyorum sen farkına varma diye

23 Aralık 2013 Pazartesi

EŞİK

eşiklerinden bir duvar ördün aramıza
aşkı kilitledin yüreğime
sen gecelerimin misafiri
yalnızlığımın prensesi
gülüşünün resmini çizdin hayalime
ve sonra çekip gittin...

22 Aralık 2013 Pazar

KIRIK VAZO


uçurtmalar kayboldu gökyüzünde
kutsanmış bütün nesneler dağıldı 
insanlık ölüyorken yeryüzünde
haramiler yeni bir oyuna başladı
oy benim alacanım
bunca şey olurken
sen kırık bir vazoya baktın
sersem bir dünya için
artık boşuna bekleme alacanım
güneş doğmayacak kalbine
aşkta öldü,sevdada
bir ölüm kaldı geriye şahdamarda
o da gelip yüreğimizi deşti
daha ilk bahar günleri bitmemişken
şimdi gelmen neyi ifade eder alacanım
anılarım yaşlanmadan öldü
ne gelişin getirebilir onları
ne de gülüşün...

sen kırık vazonu topla yerden

CEYLAN

hayatın tutamaçları çemberin teli gibi
avuçlarımızla sımsıkı tutuyoruz onu
lakin ya bizde sorun var ya çemberde
ip gibi dizildikçe kayıyor ellerimizde
lumburlop düşüyoruz boşluğun karanlığına

"kaystan haber geldi" diyor şeyhim
umut bir ceylanın gözlerine saklanmış
ruhumuz o ceylanla üflenmiş içimize
"tası tarağı bırakalım" dedi şeyhim
bakın ceylanın tebessümü nazar ediyor bize

oyunların içinde büyüyorduk tuzakların içinde
geceleyin bir gemi daha geçiyordu ömrümüzde
artık kaysta yoktu. şimdi kaldık mı biz bize
nerdesin ey asrı saadetin sultanı!
çözemiyoruz bu düğümü, öldüremediğimiz bir ölümlü

GÜLÜMSEDİN

gecenin ellerinden avuçlarının ortasına alır mısın beni ?

gülümsedin...
ve böylelikle başladı imkansız serüvenim

şiir kadar narin bakışlarını gizlediğin gün
tozlu rafların ardına öteledim kendimi

sen yürüyordun kaldırımda
yüzümden yapılmış taşların üstünde

yüreğimi sıyırıp gövdemden
"sana emanettir" dedim
ben nasır kokan ellerin
memleketine gidiyorum
memleketime...
dikkat et yüreğime
gülüşünle büyüyordu her gece

gülümsedin...
ve dindi, tüm sevda rüzgarları yüreğimde

21 Aralık 2013 Cumartesi

BEN DEDİN VE KAYBETTİN

balkondan dışarda top oynayan çocukları seyrediyordum; geçmişten bir fotoğrafa bakar gibi.aslına bakarsanız geçmişin özetidir gelecek.bugünle dünün arasında ki tek fark dün öğrendiğini bugün yaşıyorsun.çocuklukta mücadeleyi öğrendiğim o yeşil çayırlarda; bugün mücadeleyi kara bir hayat tablosuna naklediyorum.renkli hayatı öğrendiğim renksiz hayatı yaşadığım bir hayat...ey hayat durdurak bilmezsin ama;yinede uyumak sende yaşattığım en güzel eylemdir benim için.bu düşüncelerle top oynayan çocukları izlemeye devam ettim.

kapının zili çaldı...

kimdi acaba diye düşündüm sonra elimin ayasıyla alnıma vurarak "tabi ya bugün fikret gelecekti"... koşaradım kapıya yöneldim.
kapıyı açtım " kardeşim hoşgeldin" demeye kalmadan 
tatlı bir gülümseme,hoş bir mizah ve ilk görüşte aşık olmaya yetecek bir edayla "iyi günler.kusura bakmayın rahatsızlık veriyorum ama;bir ricada bulunacaktım.acaba  tanıdığınız bir cilingir var mı? anahtarımı içerde unuttum da"
-siz hangi dairede oturuyorsuz? (daha önce hiç görmemiştim onu ve bundan kesinlikle emindim.)
-ya ben yeni taşındım bu apartmana, karşı dairenizde oturuyorum.komşunuzum yani
-hımm ne güzel desenize güneş iki defa doğacak bu apartmana
-pardon!....anlayamadım
-şey diyorum ya dairenize güneş iki defa vuruyor.yani çok şanslısınız
-(gülümsedi) herşey çok güzel de dışarda kaldım.
-tamam ya hallederiz.bizim kasım abi var.cilingir değil ama her türlü kapıyı açar. siz rahat olun.ben şimdi onu ararım
-(biraz şaşırdı) cilingir değil mi peki ne o zaman ?
-serbest meslek erbabı.
-serbest derken.
-serbest derken : nesnelerin yer değiştirmesine karşı değil.yani kendini nesnelerin tercümanı diye niteliyor.ona göre nesneler çabuk sıkılırlar bulundukları yerlerden.
-(ellerini önünde kovuşturdu) hımm pek anlamadım ama ilginçmiş.
-yani biraz ilginç biraz da maceracı.sanırım biraz da robin hood hayranı
-(gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi baktı.ama güzellik bakidir o anda karar verdim buna) ne yani hırsız mı
-işte bunu onun yanında söylemesen iyi olur.pek hoşlanmıyor aslına bakarsan bende...neyse ayak üstü konuşulacak bir mesele değil bu.

kasım abi asansörden çıktı ve her zaman ki gibi "selam yoldaş che" diyerek selam verdi bana.dönüp merhaba hanımefendi.hangi kapı.kapıyı işaret ettim.hemen işe koyuldu.
ve bir iki dakika içinde kapıyı açtı."haydin görüşürüz yoldaşlar.biliyorsunuz her geçen saniye de adalet ölüyor iyiden iyiye. robin hoodlar durmamalı; onlar durduğunda dünya durur..."

-kasım abi böyle biri işte...
-( şaşırmıştı ama şaşı olsaydı bile gönül dünyamda ki en güzel kadın olma özelliği değişmeyecekti) yani ruh hastası demek istedin yada şizofren falan
-( ey hayat! güzellikten bu kadar mı nefret edersin
   içi boş dışı dolu; dışı boş içi dolu verirsin
  dizeleri beynimde yankılanmaya başladı.)
sence bu hayatta hasta olmayan kaç kişi var.
-ne biçim soru bu ya
-işte bunu bekliyordum. senin de teşhisini koymak çok zor olmadı
-(sinirlendi) ne demek istiyorsunuz açık konuşun lütfen.
-açıkçası bundan daha açık konuşamam çünkü, dimağın namahrem bir yer olduğunu düşünüyorum.
-dimağ mı? dimağ ne ya 
-bilmiyor musun? ilginç... senin gibi önyargı sosyalliğiyle karar veren biri nasıl bilmez dimağı
-bilmiyorum işte .söyleseniz öğrenmiş olurum.
-dimağ : twitter'da 30 milyon takipçisi olan ünlü pop yıldızı
-(bu kadar aptal olmamalıydım gibi bir ifadeyle) neyse herşey için teşekkür ederim. bu arada ben...
-ben dedin ve kaybettin.ha bu arada oğuz atay'ın tutunamayanlarını okumayı unutma... 

18 Aralık 2013 Çarşamba

UR

eşeyli üremelerin ve iyot kokusunun
lekeli sofradaki çocuklarda yeri ne olabilir
aşkı buzullar çağında ejderhalar doğurdu
-bunu biliyor muydunuz-
nefesinde açlık kokanların hayatında
-ne aşk,ne ejderha, ne iyot kokusu-
-sadece eşeyli üreme monoloğu-

ur gibi beyinde çoğalan düşünceler
rakı bulanıklığıyla serpildi aramıza
-aramızda kavramların cahilane gücü-
-türk,kürt,alevi,sünni,sağ,sol,marksist,kominist,dindar,yobaz,ülkücü,yurtsever....-
çıkardım bütün oyun tezgahlarını kafamın içinden
oyuncaklar dağıldı oyuncular da yoktu zaten
beni biz yapan insanlık duygusundan
acıdan, aşktan ve buton sesinden
-doğdum,düşündüm....-saçmalık ve mantık dışı-çok şükür anladım herşeyi-
serüvenler,maceralar, kitaplar, filmler ve letal doz
- ölmek en anlamlı eylemdir-
-çünkü ruh tutsakken, özgürlük ütopik bir kavramdır 
özgürlüğün olmadığı bir yerde yaşamak hiç adil değil-  

BIÇAK,SEN VE KIRKAYAK


kendimden o kadar nefret ediyorum ki
bir işkence aleti olarak seni tuttum
ve yumruk atar gibi kalbime sapladım
intihar süsü verilen bu ölümde
katil de sen,tanık da sen,suç aleti de

ama ben yinede tüm cesaretimi toplayarak
dua ettim iflah olmak için
rabbime doğru yürüyen bir kırkayak gördüm
dönüp kalbime bakınca da seni gördüm
tuhaf bir raslantıydı doğrusu

kalbimde ki tüm dağınık eylemler
kanla örgülü bir tarihin mahsülü
bıçak sen ve kırkayak
bütün cesetleri topladınız içimden
dalkavuklar kaldı geriye

gerçeklik, dünyada yaşamayacak kadar güzel
tarih bir sürü yalanın tekerrürü

17 Aralık 2013 Salı

AYRILIK ÖLÜMÜN DÜNYADA Kİ AYNASIDIR

ayrılık ölümün dünyada ki aynasıdır
bazen kırılıp dağılır ömrün ortasına
dinmeyen ölüm rüzgarları dikilir karşına
un ufak eder bütün anılarını
lal bir söz kalır geriye -keşke burda olsaydı-

hiçbir duygunun yeri kalmaz yanında
ayrılık özlemi doğurur;ölüm ayrılığı
kim ne kadar özlenirse o kadar ölmüştür aslında
içerden düğümlemiştir kendini
musaf çarpsın ki beni: ölüm de haktır, özlemekte

gün gelir ağlamak kilit vurur nefesine
üryan özlemlerle üşürsün içinden
nadan bir dünyada son bir söz kalır geriye
ayrılık ölümün dünyada ki aynasıdır
yetim bırakır insanı.

10 Aralık 2013 Salı

DEDEMİN FATİHA DEĞİL; HAYAT OKUTTURAN DÜSTURLARI



parıl parıl parıldayan ceketiyle trene bindi.trende ki en özel kompartıman onun için ayırtılmıştı.
bu durum onda şeker kız haide'nin mutluluğuna erişmesi için yeterliydi.açıkçası ilk defa bu kadar
özel hissetmişti kendini.

demir rayların iniltisini duymuştu.ve evet... tren harekete geçmişti.bu sefer umut hayallerinde değil 
gerçekten yaşadığını zannetiği dünyadaki kapısındaydı.kendi kendine 'şu ahmet abi ne iyi, ne mert adammış benim için yaptıklarına bak hele..allaallah...' çelimsiz birinin bir anda kaslı birine dönüşmesi gibi
hem şaşkın hem mutluydu.elinde tuttuğu siyah deri çantaya bakıp durdu bir süre.sonra merakını yenemeyip açmayı düşündü.ancak emanetti o çanta ve emanete hiyanet edilmez düsturuyla hareket ediyordu.bu düstur ona cami ev arası mekik dokuyan dedesi kerem efendiden kalmıştı.kerem efendi kendi halinde,çok konuşmaz,yetimin hakkını gözeten,haksızlığa boyun eğmez yani şu
kanal 7 de çıkan 'hacı' dizisinin başrol kahramanı gibiydi.insanı bir vasiye benzetirdi ve ona göre madde ve maneviyat bir vasinin vicdanında dururdu bu zamanda.

asım, tamda dedesiyle yaşadığı anılarını tazelerken; birden büyük bir gürültüyle irkildi.'ne oluyor lan...ne oluyor lan' sağa sola kaçışan insanlar ona karıncaları hatırlattı.düşünmeden çalışıyorlar, yağmur yağınca hep birden ölüyorlar.tuhaftı bütün bu olanlar onun için.acaba neydi bu çığlığın  sebebi derken. iki kaşının ortasına kabzası kahve rengi, namlusu kehribar renginde bir silah dayandı.ne oluyor demeye kalmadan.ahmet mümtaz ses tonunda  biri, ona kaşlarını çatarak 'lan hırbo, bizden mal sövüşlemeye hangi götle karar verdin'. asım buzullara çakılan titanik gibi, olduğu yerde ,kanı çekilmiş
bir şaşkınlıkla 'yok ağabeyi...estağfurullah'.

-2 GÜN ÖNCE-

'asım kardeş,bugün işin yoksa bana ayak üstü uğrayabilir misin' 
'tabi ahmet ağabeyi ne demek iş; sen çağırmışsın kim takar işi' hovarda bir duruşa bürünerek
'lan asım , sen işsiz değil miydin.ben onu lafın gidişine söyledim.lan yoksa madende ki işe geri mi döndün' biraz alay,çok azda şaşkınlık katarak söyledi

Ahmet'in devamlı olarak madende ki işe vurgu yapması,küçümsemesi,salak salak nüktelerle bir bokmuş gibi konuşması.asımın hiç umrunda değildi.dedesinden ona kalan  ikinci düsturda buydu.'sen kötü düşünceyle yaklaşma oğlum ,bırak onu karşında ki düşünsün.iyilik kötülüğe hükümdardır her çağda'

'ha evet ahmet ağabeyi... haklısın'
'neyse,neyse çok uzattık.bak sana ne diyeceğim.bugün,hatta şimdi gel yanıma sana bir iş vereyim'
'hadi ya!.. ne işiymiş bu ahmet ağabeyi'
'hele sen bir gel de konuşuruz asımcım '
'tamam ağabeyi hadi görüşşş...'

telefon çoktan, çattt!!! diye kapanmıştı asımın yüzüne ama, gözlerine inen perdenin etkisiyle kendinden geçmişti.ve yine ulaşılmaz hayallere dalıp gitmişti.'acaba nasıl bir iş,parası çok mu ,sigortası var mı, evin birikmiş kirasını öderim,belki de araba bile alabilirim ha'.hayaller,ulaşabilmenin ters orantısı
doğrultusunda büyür yada küçülür.bu bir döngüdür kaçan kovalanır.

kapının ziline basacağı anda karşısına jason stathom benzeri bir adam dikilip: ' ahmet ağabeyi içerde, seni bekliyor' sözcükler, ses tonunun ağırlığına kapılıp dipsiz bir kuyuya döküldüler tek tek.

'ahmet ağabeyi nasılsın...seni iyi gördüm ya ' meczup bir tavırla
' gel,gel asımcım şu karşıdaki akvaryumu gördün mü'
'evet ağabeyi gördüm.hatta balıkları bile görebiliyorum'
'işte asımcım senin işin bu, o balıklara yem atmak' içinden goodfather fırlayacakmış gibi koltuğuna oturup hiçbir anlamı olmayan bakışlar fırlatıyordu karşısında ki  akvaryuma.
' yem mi....iyi tamam ağabeyi atarız. yeter ki iş, bu olsun böyle işe can kurban! '

-ŞİMDİ-

soğuk duş etkisi yaratmıştı yaşadıkları;kendini esaretin bedeli filminde ki o tiksindirdiği kadar, sinirlendiren sahnede ki adamın haline benzetti. sonra namlunun soğukluğunu hissederek,' ben ne yaptıysam insanlığımı korumak için yaptım ağabey!' her an isteri krizine tutulacakmış gibi hızlı hızlı nefes
alıp veriyordu.'insanlığını korumak için mi' dedi. sınavı olduğunu sınav günü öğrenen öğrencinin acı çeken surat ifadesiyle.asım bu söylediği sözün ne anlama geldiğini ve gerçekten bunu neden söylediğini bilmiyordu.ama dedesinden ona kalan son düstur buydu.'oğlum alnına biri silahını dayayıp şehadet fişini çekmeye kalkıştığında kurtulmak istiyorsan saçmala çünkü, saçmalamak yaltakça davranmaktan daha iyi ve daha kuvvetlidir.'

işte şimdi tüm taşlar yerine oturmuştu asımın tozlanmış beyninde.önce ufak sırıtma ve ardından 'evet insanlık diyorum.siz insanlık nedir bilir misiniz.insanlık topraktan yapılmış bir çömleğe benzer.güzel ve kahverengi görünür. ama sadece o kadarla bitmez onun kuruması gerekir güneşin altında.ve kuruduktan sonra ona narin davranmalısın; tıpkı kızların çeyiz sandığında bulunup,hiç bir işe  yaramayan kristal bardaklara dokunur gibi.onda yemek yiyebilirsin,çorba içebilirsin hatta onda ayran içip geğirmeden de yaşayabilirsin.bilirsiniz ayran,cola gibi içildikten sonra hayvanlaştırmaz insanı sessiz bir refleksle. sadece uykunu derinleştirebilir yada sızabilirsinde.neyse insanlık diyorum bana bu çantayı veren  kişi balıklara yem atmamı istedi. ama ben yanlış anlayarak sathi bakış açımdan olsa gerek ismini bir anda kaçırıverdim ağzımdan...ahmet ortakmalı...ama siz muhtemelen beni onun yardakçısı sandınız. öyle değil mi?
neyse nerde kalmıştık  'insanlık ta 'dedi afaki bir şakınlıkla 'yo hayır insanlık değil.siz benden çantayı size vermemi istiyosunuz.bende onu size verdim bile.hadi eyvallah' diyerek atladı trenden ardına bakmadan aşık veyselin 'uzun ince bir yoldayım' türküsünü mırıldana mırıldana yürüdü. gözyaşlarında dedesinin anıları...

KAR

kar yağıyor kara saplanmış ömrüme
kar gibi beyaz bir leylak
usulca değiyor gönlüme
ömrümün üzerinde kar 
saçaklarımda buzdan bir mızrak
doğduğumdan beri kar biriktiriyorum ağır ağır
kardan adamlar yapıyorum dostlarıma
düşmanlarımın izi kayboluyor

kar yağıyor...
doğunun yıldız örgülü nazlı kızı; kar
ateşi harlayıp çay demliyor
rizeden çay
karstan kar
denizden aşk kokusu geliyor
sevdazenden haber geliyor
çay içelim mi diyor
"çayı kardan demliyoruz"
ahmet arif dinliyoruz gözgöze
aramızda kar ve çay
ve durmadan dönen bir halay
ve ahmet ariften bir ninni
adiloş bebenin ninnisi
işte sevgilim beni sende uyutan
bu şiirin ezgisi
sımsıkı sarılıyor gözlerimiz
ela ve kahverengi

kar yağıyor şehri güle
ve sen durmadan yürüyorsun yüreğimde
hadi bir lahza gülümse
ki kar erisin aramızda
çünkü çay bitti
ocakta bitti
ateşte bitti
ben de bittim
çünkü sen.... gittin

hadi gidişin sebepsizdi
seni anlıyorum
ama yinede çay bitmeseydi iyiydi
çayı da hiç anlamıyorum
öldürerek barışan ülkem gibi...

8 Aralık 2013 Pazar

ALİ'NİN GÜNLÜĞÜNDEN

zırrrrr!

Telefonun çalan alarmı kulak zarını yırtarcasına, yankılanıyordu odanın içinde. Sigara kokusu,dağınık elbiseler,kitaplar,dergiler,gazeteler.... kirden rengi değişmiş bardağın içinde: dünden kalma soğuk çay ve Ali'nin hayatı gibi darmadağınık yatağı....

Kulaç atan bir yüzücü gibi uzanarak telefondan alarmı kapattı.Kalkıp yatağında bir müddet oturdu ve bir sigara yaktı.Sabahları içtiği her sigaranın nefes aralığında,kurulu olan saçmasapan düzene küfür etti.'Ben bu düzeni kuranıda,devam ettirenide...! Her çağ, bir önce ki çağın tekerrürüdür.İskelet aynıdır kadavrada; sadece derisi yoktur.Yeni düzen diye bir şey yoktur.Her düzenin üstüne yeni bir düzensizlik eklenerek devam edilir.Ali,sigarasının verdiği mahmurluğa(uyuşukluk) yenik düşerek 
kendini yatağa bırakıverdi.Gözlerini kapattı bir müddet sonra,sınıfta kalmanın verdiği korkuyla kalkmak zorunda kaldı. 'Ulan siz anneme dua edin.Ben kadıncağıza söz vermiş olmasaydım; okulu bitireceğime dair, sizin bu bozuk düzeninize boyun eğmezdim ya! 

Hergün ki giydiği kıyafetleri üzerine giyerek, evden çıktı.Kulaklığını taktı.Mp3'ünü cebinden çıkararak 'MFÖ-yalnızlık ömür boyu' şarkısını dinlemeye başladı.Ve bir sigara daha yakarak ' söyle be mazhar abi, sende olmasan bu boktan hayat nasıl devam eder.Şerefsiz empeyalist ruhlu canavarlar,ne insanlık bıraktılar;ne dostluk,arkadaşlık,aşk...varlığımızı ayakta tutan herşeyi elimizden aldılar.En önemlisi de özgürlüğümüzü çalıp hepimizi mutsuzluğa gebe bıraktılar...' söylene söylene otobüse bindi.

Derse girdiğinde ' ha s..kr! bu, beyni yalama yapmışın mı dersi' oturdu en arka sıraya.Bir süre denizi izleyen boş gözlerle hocanın 'copy-paste' yöntemiyle hazırladığı slaytlara baktı. Sonra hafifçe sırıtarak ' vayy arkadaş bu ne biçim hoca:ders anlatmıyor; ders okuyor resmen.Herhalde bunun için hoca oldu yada hocalık bu kadar salakça bir iş. 'EĞİTİM ŞART' diyenlerin bu gerizekalının dersine girerek bir kere daha düşünmeleri gerekir! imzasını attı ve başını sıranın üzerine koyarak ders boyunca uyudu.

Ders arasında kantine gidip kendine bir çay aldı, dışarıya çıktı ve sigarasını yakarak ' hepimiz sistemin kölesiyiz.hıh! birde kölelik kalkmış diye uyutmaya çalışıyorlar bizi. Oysa geçmişin gelecekteki tek farkı: eskiden silahlar alnımıza; şimdi kasıklarımıza doğrultuluyor!

ÇIPLAK GERÇEK

bir sabah uyandığımızda
ruhumuzun gündelik provası
fosilleşmeye başlamış toprak kadar
dayanaksız(parçalanmaya hazır)
ve biz patlamaya ayarlanmışız
madde ve ruh ikileminde
biz iki parçaya ayrılmışız
geçmiş ve gelecek arasında
böyle buyurdu film şeridimiz 
tüm hayatımızın fragmanı
iki dakikaya ayarlı

yaşadım
izledim
beğenmedim ben bu filmi
ruhumun kütüğü buraya ait değildi
ruhumun üzerindeki deri soyuldu
yapay bir dünyada,topraktan bir deri
şimdi kim inandırabilir beni
dünyaya aitliğimi
öldüğümde bu şiir yapsın şahitliğimi
öldüğümde rabbim tutsun ellerimi
sekerette şeytana: 'ya bi s...tr git'diyeyim
son günahımı işleyeyim
yeter ki rabbimin huzuruna imanlı gideyim

ölüm: esaretten vatana dönmektir
elimizde hiç sönmeyen bir isyan meşalesi
çünkü...
ölümün çıplak sesi
tırmalıyor içimizi 

28 Kasım 2013 Perşembe

'VİCDAN'


vicdanımla başbaşa bırakın beni
o varken hangi öykü,hangi ibretlik türkü
insanlığı öğretebilir ki 

kezzap işkencesi gibi
yaralara boyar içimi
uğultulu sesiyle, süngüler beynimin içini

içimde ki mürşidim: vicdanım
sen bana ses ver
ben hep sana yaver 
ben hep sana mürid olayım
yeter ki yaşarken ölmeyeyim.

27 Kasım 2013 Çarşamba

'ÇOCUKLUKTA AŞK'


eşikten atlayan bir çocuğun tarifsiz sevinci
laf cambazlarından geriye kalır bize
ilmek gibi dolanır boynumuza...gülümseriz
-ama sadece gülümseriz. mutluluk mu?-
fasıllar ,fasıllar önceydi çocuktum o zamanlar

ömrümün yetiştiği yere kadar koş benimle
-dedim-
nasılsa bir ömür yetmiyor ikimize
taş bebekleri evcilik oyunumuza salalım
ellerimizi çamurda birleştirelim
-masum bir frekansta-
küçülelim.... gittikçe çoğalacağız
-bunu sende farkedeceksin-
izin verirsen yüzünde ki kire dokunmak isterim
nedenini sorma çocukluğumuza verelim

sufilerin duası arkamızda tağ gibi yükseliyor
-işitiyoruz beraber-
elimizle karpuza dokunuyoruz bostanda
-büyüdükçe dilimleniyor tepsinin üzerinde-
ne zaman şire bulaşsaydı ellerimize
içimden gözlerine dokunmak geçerdi
-nedenini sorma-
mutluyduk, sebepsizdik sadece

saçlarında örgü yoktu
evim sendin ve saçlarında tuhaf bir telaş
vurgun saatlerim erkenden kalktı
ismini çağırdı bana,avuçlarıma kazıdı
yüzünü büyüledi içime
-çocuktum,mutluydum,büyülendim-
onlarca yıl bu büyüyle yaşadım seni
rıhtımında bekledim durdum
-gelmedin-
unutmak istedim çocukluğumu
-mutluluk ölmedi...sen gittin-

çocuktum seni görmek istedim
-nedenini sorma-
-aşk,utanmaktı-
o zaman anladım

21 Kasım 2013 Perşembe

'SESSİZ HEYKEL'

altunizadede oturduğumu söylersem 
sakın ola inanmayın buna
altunizadeyi görmedim bile
adını bir şiirde duymuştum sanırım
durdurak bilmez dünyada 
bilgilerin sonsuz boşluğunda


sebilden akan suyu avuçladım 
ve savaşın çocuklarına serptim
kanla karışık su; ne kadar da irin yüklü
ne kadar da boz bulanıkmış meğer 
farketmek,anlık düşlerin kırbacı
susmak, bağırmak kadar acı
şimdi kim tutabilir imanımın boşluktaki sesini
yada boşverin bu klişeleşmiş nidalı sözleri
hülyalar, hafızamda kilitli kaldı
dualarım stratosfere takıldı

sükutum desem, kaç kişiyi inandırabilirdim
kaç kişi senelik planlarının içine
sükut kelimesini yerleştirir
oysa ben saklanmalıydım, sessizliğin içine
ve sırlamalıydım kendimi 
yoksa nasıl yaşayabilirdim bunca cevapsız sorunun boşluğunda  
her gün, nefes alır gibi yaşattığım tüm eylemlerin içinde
sokağa serpilen kimsesiz bir ceset olurdum
gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde okunurdum

konuşmalıydım, yazmalıydım,okumalıydım
yada hasret türküleri mırıldanmalıydım
kime mırıldandığımı düşünmeden 
öz suyumdan neşet eden biri, yeryüzüne indi
yerçekimi kanunu, teoriye dönüşmek istedi

dün kantinden çay alırken
hergün yaptığım gibi
gözümün cengaver askerleri
imparatoriçenin büyüsüne maruz kaldı yine
panzehrimi sende buldum,sadece sende 
gözlerinle aşkı öldürdün bedenimde 
iştirak meleklerim şahidim olsun
tragedyalar eşliğinde gözlerimiz dolsun

kamufule bir hayatım var benim
herkesin masumane aşkları okuduğu zamanlarda
herkesin bir güne sığdırdığı
ve aynı günde öldürdüğü
zakkum ağacından meyve asmaları koparıp
gayri meşruyu, gayet masuma çevirdiği
sonra...
sonrasını bilirsiniz işte
ayrılıklar,gözyaşları ve yeni mutluluklar
ucuz roman 
kim ne derse desin
tarantino'nun en iyi filmi
hiçlik bazen daha iyi, değil mi

vandetta üçlüsü
iki bakışın arasında
üçüncüsü yok artık bu hayatta
bunu anlayamazsınız
hayat, gülüşünün içinde saklıydı
sebebsiz kahkahalar
absürt muhabbetler
sessizlikler,ağlamalar,aşklar
içimizden havaya karışan sözcükler
felsefe ardında ki garipsemelerimiz
anlatamadığım hüzne müptela hayatımız
-musaya sormayın o da anlatamaz-
anlatamamanın acısı sardı yüreğimizi
kardeşim, sen gittiğinden beri
hayat ne kadar tuhaf, değil mi

sessiz heykel

19 Kasım 2013 Salı

'MEDCEZİR SAATLERİ'

bazı akşamlar medcezir saatleridir 
nedeni bilinmez böyle akşamların
öyle bir vakte sığmaz,bir şarkı kaç defa dinlense
böyle akşamlarda
o kadar ömür tüketir, ömrün törpülenir
uzun ve acımasız bir işkenceye dönüşür saniyeler
mevsimler solgun,rüzgar sessiz,yağmur kuru
kazanmak içten bile değilken 
kaybedersin nedenini bilmeden
böyle akşamların koynunda
sormadan, sorgulamadan kendini
avazın çıktığı kadar bağırsan da
bu yenilmişler tablosunda
seni tanımlayan bir renk yoktur aslında

siyah renksizlik 
sarı ayrılık
mavi aşk
kırmızı tutku
beyaz,
suskunluğu dinlemekten bıkmayan annedir
ve her çocuk annesinin göz bebeğidir
bebekleri ölmeden, karartmazlar aydınlığı
yitirmezler umutları
işte böyle bir akşam
gelgitlerim üzerimde hala
annemi özledim galiba

17 Kasım 2013 Pazar

'BEN ŞİZOFREN DEĞİLİM'

sanki dünden kalma yarım bir elma gibi ,bugün
biraz çürümüş, kokusunu bırakmış biraz
evlerin havalandırma saatleri geçmiş çoktan
paslı koku yayılmış gövdelerin içine

mahzenler muhtaçtı ziyaya 
güvercinler kafesin dışında yaşamaya
kan aktı, düşman bakışlar hülul etti havaya
kuruntu kuruntu kuruntu
ruhlara sinmiş hastalığın,
ağır komplikasyon boşluğu

tanısı konmalı artık bu seslerin:
bölüneceğiz,bölecekler aman dikkat!
kafatasımda ırkım yazılır çok şükür
ben suçlu değilim 
ben suçlu değilim 
suçlular: doğduklarında suçlu doğarlar
her taraf neden bu kadar karanlık
beni mi tutuklayacaksınız
şu duran cellat mı
sehpalar mı beni boşluğa salacak olan
susturun şu dilleri
yoksa bölecekler bizi
kilitleyin bu düşünceleri
hey!! ,kime diyorum
kimse duymuyor mu beni
kimse inanmıyor mu bana
neden öyle bakıyorsunuz

ben şizofren değilim
ben şizofren değilim

16 Kasım 2013 Cumartesi

'MAZALLAH'

barış barış diye atılan naralar
bugünü dünden farklı kılan bir türkü gibi
hadi gelin acımasız bir öyküde buluşalım
kahramanlar bıraktılar bizi sessiz vedalarla
ilmeklerinde katrandan renklerle,umutlarla
üryan kalmış gece ve ekmek telaşıyla

içimize çarpan dolu taneleri
içimizde dışımızda ki kadar yasak düşünceler,
toprak dibi yaşantısına başladı
hesaplaşmalar bitti
soylu bir aşiret namluda bekler gibi
'gözün üstünde kaşın var' deme sakın 
seni de vururlar barış gününde

savaşarak barışın
sevişerek meşrulaşın
bugün bayram günü,seslerinizi kısın
gözyaşları acıdan değil,sevinçten boşalıyor
-anneler yoksunuz,çocuklarınızı mı arıyorsunuz ?-

arpa boyu kadar yol almamışsakta
al renklerle örülü tabutların hatırına
selamlaşalım renksiz gülümsemelerle
bugün barışalım ne dersiniz
mazallah! 
yarın medya yeniden şavaşır
çelimsiz beyin ağlarımız
gazete başlığını dilimize vurur.

'SINAV'

ruhunu arıyan birini görürsen
bırak onu yalnızlığıyla başbaşa
karanlık aydınlığa dönüşmüştür hayatında
yardım etmeye kalkışma
sen tavuk karası
o enginlere yansıtır ışığını
ikinizin buluşma noktası
iki fecrin kızıllığı

8 Kasım 2013 Cuma

'BAHÇE'

ebruli bakışların yelkenleri suya indirdi bu gece
laflardık ara sıra onu hatırladım
askısı yoktu ki yüzümün, gülüşünü asacağım
mevsim yaz, aylardan ağustos, bahçe, sen ve gece

nesneler sana olan duygularıma eşlik ettiler bu gece
ucuz bilyelerim bile seni hatırlattı
reçineli ağaçlar,güze yüz tutmuş yapraklar,sararmış güller ve
boylu boyunca uzanıp,aramıza serilmiş her nesne seni anlattı
rumuz gizliliğinde,derinden ve sessizce fısıldadılar adını
adının her geçtiği cümlede yalpaladım bütün aşk kaçamaklarımda
sessiz ve derinden sevmek
sessiz ve derinden sevmek işte böyledir
sevdadan önce sadakati öğretir, gözler
gözlerin hangi rengin tanımına uyar
hangi ahulu sözün gücü yeter; gözlerini anlatmaya

nerde başladıysam sana orda yeniledim yüreğimin aynasını
uzun saçlarını meltem rüzgarlarıyla taşıdım,ne yana baksam sen
rüya şehirlerde dolandım durdum,hangi denize baktıysam sen
mevsim yaz,aylardan ağustos,bahçe,sen ve gece 

6 Kasım 2013 Çarşamba

'ŞAİRİN ÇOCUKLUK TEZATI'

çocukluk,bir şairin izdüşümü
acının sesini hissetmeden
gülücüklerle selamlar ölümü
kimseye aldırış etmeden

acı, siyah mürekkebe döner
şairin yalnızlık sayfasında
kaç filiz doğmadan gün biter
ekmek gibi hayat kavgasında

şairlik,bir çocuğun sessizliği
akan ırmak gibi gürül gürül
yağdırır bahçeye sazendeliği
içini örten: alnında ki kahkül 

çocuk, şiirden anlamaz
şair,çocukluğunu unutmaz
çocuk,şiir gibi yaşar
şair,çocuk gibi ağlar

5 Kasım 2013 Salı

'KOMPLO TEORİSİ'

muhtemelen, muhtemeldir; muhtemel sözcüğü: 
olasılıklarla dolu hayatımızı örgüleyen bir iplik 
veya tığ kadar ince bir zaman çizgisine ayarlı
geçmişi ve şimdiyi anlatan,
herkesin doğru payına pay katan, muhtemel sözcüğü

-muhtemelen şöyleydi geçmiş-


binlerce yıllık saltanatlı geçmişimizin yasakları
doğumhane kapılarında cumhuriyetin talihsiz çocuklarına,
kahramanlarına,başvekillerine,solcularına,sağcılarına bırakıldı
herkes hakkı tutup kaldırmaya çalıştıkça 
terazi çoktan paslı bir kilide döndü
ve anahtar kırıldı deve eğriliğinde
mahkum kaldık geçmiş ve gelecek,
alafranga ve alaturka arasında
sağ ve sol ortasında
yolumuzu kaybettik ormanın derin kuytularında
bir yanımız da kurtlar uludu
bir yanımız da çekiç-orak sesleri duyuldu
herşey belli belirsiz, herşey dirliksiz ve düzensiz
herşey bir rüya kadar uzun
herşey bir rüya kadar kısa
yani hayal ve gerçek arasında 
kuruntulu ve anlamsız bir oyun düzeneği;
bilgelik esrarına kapılmış cahil,bencil ve taraflı
herşey sıradan sözcüklerin,
propagandası kadar inatçı,tutumlu ve düşüncesiz
'birileri düşünmüş benim yerime
benim düşünmeme gerek yok' kadar saçma ve felsefesiz 

tarih, tarihi yok edenlerin zalim bir oyuncağı
tarih, herşeyi ben bilirim diyenlerin sığınağı
herkes tarihini dinler; kendi tarih solistinden
yanılgı,pay bırakma,hislerin sağlamlığı ve uyruk
her gelen kendi çıkarları çizgisinde buyurdu, binlerce buyruk
köz altında bırakılan çıra parçacıklarıyla tutuştuk
bunu yapan ingiliz mi,yahudi mi
bunu bilemem
bildiğim kendi kendimizi yakıp yıktık

biz ayrıldık
kavramların,dillerin,lehçelerin sancağı altında
binlerce kavşak ortasında dikili bir bayrak ve tek ruh
kanların,ayrılıkların,açlığın ve sağlamlığın
öz suyuyla beslenen atlı süvarilerin
yelpaze duruşlarıyla kazanılan nice zaferlerin eseri:
bir bayrak ve tek ruh,anadolu

hayırsız bir bütünlük içinde bir çok kavram bizi yöneltti
bir çok kavram,sözcük,ırk ve temsiliyet hükümdarlığı
yamalı düşüncelerin kalabalığında kaybettik kendimizi
başka yüzlere bürünmek hevesi ve telaşı içinde
fır döndük,yalın ayak koştuk,yalnızdık
yalnız bir ocak,ıslanmış bir alev,küller darmadağınık
unuttuk
yenildik
yeniliyoruz
bir şiirde bile parçalanıyoruz

paytak yürüyüşler bizi tanımlar
yalpa düşüncelerde,
tokluğun açlığa hükmüde,
ego gibi yabancı kelimelerde,
bencil duruşlarımızda,
mutsuzluk,ihanet,acı,özlem,tutku ve fecir zamanı uykularda

biz çoktan ölmüşüz ,ölümü düşünmeyen korkaklar gibi
hangi zaferin kurşunlarından boşalan kovanlar
suçlu çıkarır bizleri,kazandıklarımızın ardında
her kayboluş batağında,her yalan aşkın alışkanlığında
bir iz bırakmışsak geride onlarda yalan
şu yaşadığımızı sandığımız hayat kadar,
dinlemeye çalıştığımız tarih,
dinlemekten bıkamadığımız şarkılar kadar yalan

çıplak kaldık geçmişi yırtarak
yeni doğan bir bebek kadar güçsüz 
batı kadar ahlaksız
doğu kadar yalnız kaldık
ve çoktan öldü insanlık
kavramlar mezbelesi: azmettirici güçler birliği(AGB)


maddeler karşılığında ruhların satıldığı bir zamandayız
birileri ölmeli yaşamak için
birilerini öldürmeliyiz nefes almak için
birileri ölmek için yaşamalı
ve birileri kazanacağı için, her ölüm bizi mutlu etmeli
gizli hükümdarlar, yasak arşivlerin içinde
yoksulluk, açık yüzlerin peçesi
utanmak, nefes almak kadar gerçek 
unutulmak, bir dostun ölümü kadar acı
yaşlanmak, görmezden gelmek kadar kötü
bu bir isyan meşalesi değil,komlplo teorisi

-muhtemelen böyledir şimdi - 

23 Ekim 2013 Çarşamba

'İRONİ'

ahlak değerlerinin liğme liğme edildiği bir dünyada yaşıyoruz
yalnızca yaşamıyor;onunla ilgili düşüncelerimizi de hoyratça savuruyoruz
dünya bize gülüyor,biz dünyayı yaşatmaya çalışırken üstelik
bu nasıl bir ironi!
bu nasıl bir ironi demekten çekiniyor 
ve bir kamlumbağa gibi kabuğumuza çekiliyoruz
işte bu anda, kendimden öyle nefret ediyor, kendime öylesine kızıyorum ki
yemekten önce sadece çay içiyorum
ve ardından bir sigara yakıp,uyuşturuyorum kendimi
işte buda bir ironi!

insanlara birşeyler anlatmak istiyorum ama anlatamıyorum
çünkü insan, ancak yaşadığını yaşattırabilir 
bu söz beni küçültüyor iyice ,söylemek istediklerimi de söyleyemiyorum
vermek istediğim bilginin akışında kaybolup gidiyorum,tutsak bir sessizlik gibi
oysa birileri çıkıp ne kadarda rahat konuşuyor.önünü ardını düşünmeden
özgürlük bu kadar mı aptallaştırıyor,bu kadar çabuk mu söndürüyor elimizdeki meşaleyi

ironi, düşünmeden konuştuğumuz zamanlarda kendini gösterir bize
ahlaksız bir minvalde yürürken,ahlaktan dem vuran biri
düşüyor gecenin karamsar yüzüne
güldürüyor bizi; bir yandanda ağlıyoruz için için

dağılıyor muyuz,aptal mıyız ,dürüst müyüz,korkak mıyız
hangi yılışık cümle şimdi toparlar.
cam gibi kırılıp dağılan bu söz öbeğini
hangi ölü dirilip gelir ki bunca ruhsuz bedenin arasına
bırakalım artık kendimizi kandırmayı
serazat kahkahaları sıyırıp atalım 
gün geçtikçe maskelerimiz birbir düşüyor
gün geçtikçe, sonsuz bir cehenneme davetiye çıkarıyoruz
kendi kanımızın mürekkebiyle...

17 Ekim 2013 Perşembe

'İNSAN'


ülkelerin,şehirlerin ve köylerin
rakımları birbiri ardına sıralanmış dağlarında
kaç inci dökülmüş yollara
kaç gezgin 'amenna' deyip yürümüş 
kendi varlığının nüans gücünü bilmeden,ölü gibi yatan topraklarda

mâlum kişilerce zaptedilen eski bir hikayedir insan
ebedi olması mümkün olmayan bir sır gibi,
tutuyor kendini ve yaşatmadan öldürüyor insan
elinden geleni ardına koyup,bir sihirbaz gibi
gerçekleşmesi mümkün olmayanı yapıyor insan
           ...düşünmüyor!..

halbuki insan için bu nedir ki
daha âlâsını yaptı,onu yaratana değil
yaratanının yarattığına taptı
akıl nüansı olan insan
eşref-i mahlukat olan insan
ineğe diz çöküp,atalarını ilan etti maymundan

evet, birde marjinaller vardı değil mi
şu hayattan kopup, hayatı fethettiğini zannedenler
bıçağı sağına alıp,soluyla beslenenler
sanki necis bir suda yıkandılar 
ve sonrada onu içip şarhoş oldular

'kayboluyoruz şekilçilik anlayaşının kör deliklerinde'.

'TEFEKKÜR SANATI'

taraçalanmaya ihtiyacı var insanın
çünkü dünyası büsbütün kayıyor ayaklarının altında 
hayat sahnesi kapanıyor ve yarının
meçhulliyetini anlatan tik tak sesleri geliyor duvarda

oysa bir yalnız çiçeğin ne mahâreti var ki
taşı delip toprakta sürünüyor
renk verip gökte süzülüyor
bunu gören basit bir alıntı diyor belki

belki......ancak, dünyayı görende biziz
dünyada olup biteni görmeyende
tefekkür sanatı diyor bir aziz
duyanda biziz,duymak istemeyende

en önemlisi ölmek istemeyende biziz
ama, vakit gelince herkes trenine atlayıp gidecek
okunacak selâ'nın sesi çok tiz
tıkamayın kulaklarınızı, birgün o kulaklarda ölecek

gerçek gerçeği doğurur, günah günahı
acılar huzura dönüşür teheccüt vakti
hiç konuştun mu ,hiç işittin mi Allah'ı
bilemezsin yapmadığında, o, en önemli akti

marjinaller bunu yapmazlar belki
onlar yoga'da bulurlar huzuru
işin en tuhaf tarafı şudur ki 
parayla nasıl alırlar manevi huzuru 

iki elmadan biri kırmızı biri sarı 
aynı toprağın çift yumurta ikizi sanki 
vızıldayıp, polen eriten bir arı
zehrini bal'a nasıl dönüştürür ki 

tefekkür sanatı derler buna
çağ atlatır, düş penceresi kırılanlara
Allah, bir kütüphane verir kuluna
yürü der,yürü ve göster inanmayanlara

-inananlar da dahil buna-

13 Ekim 2013 Pazar

'DEĞİŞMEYEN GERÇEKLER'

hayat bu işte ne eğilir ne bükülür
yaşadığın kalır geride,bakma ardına
hayat bu işte ne sevinir ne üzülür
kapılma kavramların boşluğuna

seni yiyip bitiren ne sevdadır ne aşk
inancındır toplumu sana düşman eden
seni sen yapan, fikrinden yapılan köşk
ne sana yâr olur,ne de ardından gelen

şu anda gitmenin tamda vakti dersen
gittiğin her yer sürgün olur sana
birey toplumuna gebe kalmıştır ilk günden
çağı örtene bir baksana ne sana gelir ne bana

böyle gelmiş böyle gider adalet terazisi
insan benlik egosunun esiri
hükümdar ilan etmiş kendini kendisi
nedir bu zorbalık desen, olursun serseri

susmak mı gerekir yoksa satmak mı
ya böyle yaşayacaksın gül gülistan
ya böyle taşıyacaksın her kederi her gamı
böyle mi olmalıydı eşref-i mahlukat olan

birileri insan için herşey dedi
birileri allah için 
kim kazandı bugün,kaybeden kimdi
varlığım bir anda sustu niçin

ecel habersiz geldi,kıvılcım misali
alınmam bir bana değil ölüm de yoklukta
fani bir misafirliğin son günü belli
yoksa mazlumun âhı kalır mı dünyada

vicdanlara biraz sünger sürülseydi
kir gibi duran bu ordu bölük bölük
nerden gelip nereye giderdi
bunu anlayanı da buna inanmayanıda gördük


'dünya daha güzel ve daha temiz yaşanabilirdi
birbirimizi anlayabilseydik eğer'