10 Aralık 2013 Salı

DEDEMİN FATİHA DEĞİL; HAYAT OKUTTURAN DÜSTURLARI



parıl parıl parıldayan ceketiyle trene bindi.trende ki en özel kompartıman onun için ayırtılmıştı.
bu durum onda şeker kız haide'nin mutluluğuna erişmesi için yeterliydi.açıkçası ilk defa bu kadar
özel hissetmişti kendini.

demir rayların iniltisini duymuştu.ve evet... tren harekete geçmişti.bu sefer umut hayallerinde değil 
gerçekten yaşadığını zannetiği dünyadaki kapısındaydı.kendi kendine 'şu ahmet abi ne iyi, ne mert adammış benim için yaptıklarına bak hele..allaallah...' çelimsiz birinin bir anda kaslı birine dönüşmesi gibi
hem şaşkın hem mutluydu.elinde tuttuğu siyah deri çantaya bakıp durdu bir süre.sonra merakını yenemeyip açmayı düşündü.ancak emanetti o çanta ve emanete hiyanet edilmez düsturuyla hareket ediyordu.bu düstur ona cami ev arası mekik dokuyan dedesi kerem efendiden kalmıştı.kerem efendi kendi halinde,çok konuşmaz,yetimin hakkını gözeten,haksızlığa boyun eğmez yani şu
kanal 7 de çıkan 'hacı' dizisinin başrol kahramanı gibiydi.insanı bir vasiye benzetirdi ve ona göre madde ve maneviyat bir vasinin vicdanında dururdu bu zamanda.

asım, tamda dedesiyle yaşadığı anılarını tazelerken; birden büyük bir gürültüyle irkildi.'ne oluyor lan...ne oluyor lan' sağa sola kaçışan insanlar ona karıncaları hatırlattı.düşünmeden çalışıyorlar, yağmur yağınca hep birden ölüyorlar.tuhaftı bütün bu olanlar onun için.acaba neydi bu çığlığın  sebebi derken. iki kaşının ortasına kabzası kahve rengi, namlusu kehribar renginde bir silah dayandı.ne oluyor demeye kalmadan.ahmet mümtaz ses tonunda  biri, ona kaşlarını çatarak 'lan hırbo, bizden mal sövüşlemeye hangi götle karar verdin'. asım buzullara çakılan titanik gibi, olduğu yerde ,kanı çekilmiş
bir şaşkınlıkla 'yok ağabeyi...estağfurullah'.

-2 GÜN ÖNCE-

'asım kardeş,bugün işin yoksa bana ayak üstü uğrayabilir misin' 
'tabi ahmet ağabeyi ne demek iş; sen çağırmışsın kim takar işi' hovarda bir duruşa bürünerek
'lan asım , sen işsiz değil miydin.ben onu lafın gidişine söyledim.lan yoksa madende ki işe geri mi döndün' biraz alay,çok azda şaşkınlık katarak söyledi

Ahmet'in devamlı olarak madende ki işe vurgu yapması,küçümsemesi,salak salak nüktelerle bir bokmuş gibi konuşması.asımın hiç umrunda değildi.dedesinden ona kalan  ikinci düsturda buydu.'sen kötü düşünceyle yaklaşma oğlum ,bırak onu karşında ki düşünsün.iyilik kötülüğe hükümdardır her çağda'

'ha evet ahmet ağabeyi... haklısın'
'neyse,neyse çok uzattık.bak sana ne diyeceğim.bugün,hatta şimdi gel yanıma sana bir iş vereyim'
'hadi ya!.. ne işiymiş bu ahmet ağabeyi'
'hele sen bir gel de konuşuruz asımcım '
'tamam ağabeyi hadi görüşşş...'

telefon çoktan, çattt!!! diye kapanmıştı asımın yüzüne ama, gözlerine inen perdenin etkisiyle kendinden geçmişti.ve yine ulaşılmaz hayallere dalıp gitmişti.'acaba nasıl bir iş,parası çok mu ,sigortası var mı, evin birikmiş kirasını öderim,belki de araba bile alabilirim ha'.hayaller,ulaşabilmenin ters orantısı
doğrultusunda büyür yada küçülür.bu bir döngüdür kaçan kovalanır.

kapının ziline basacağı anda karşısına jason stathom benzeri bir adam dikilip: ' ahmet ağabeyi içerde, seni bekliyor' sözcükler, ses tonunun ağırlığına kapılıp dipsiz bir kuyuya döküldüler tek tek.

'ahmet ağabeyi nasılsın...seni iyi gördüm ya ' meczup bir tavırla
' gel,gel asımcım şu karşıdaki akvaryumu gördün mü'
'evet ağabeyi gördüm.hatta balıkları bile görebiliyorum'
'işte asımcım senin işin bu, o balıklara yem atmak' içinden goodfather fırlayacakmış gibi koltuğuna oturup hiçbir anlamı olmayan bakışlar fırlatıyordu karşısında ki  akvaryuma.
' yem mi....iyi tamam ağabeyi atarız. yeter ki iş, bu olsun böyle işe can kurban! '

-ŞİMDİ-

soğuk duş etkisi yaratmıştı yaşadıkları;kendini esaretin bedeli filminde ki o tiksindirdiği kadar, sinirlendiren sahnede ki adamın haline benzetti. sonra namlunun soğukluğunu hissederek,' ben ne yaptıysam insanlığımı korumak için yaptım ağabey!' her an isteri krizine tutulacakmış gibi hızlı hızlı nefes
alıp veriyordu.'insanlığını korumak için mi' dedi. sınavı olduğunu sınav günü öğrenen öğrencinin acı çeken surat ifadesiyle.asım bu söylediği sözün ne anlama geldiğini ve gerçekten bunu neden söylediğini bilmiyordu.ama dedesinden ona kalan son düstur buydu.'oğlum alnına biri silahını dayayıp şehadet fişini çekmeye kalkıştığında kurtulmak istiyorsan saçmala çünkü, saçmalamak yaltakça davranmaktan daha iyi ve daha kuvvetlidir.'

işte şimdi tüm taşlar yerine oturmuştu asımın tozlanmış beyninde.önce ufak sırıtma ve ardından 'evet insanlık diyorum.siz insanlık nedir bilir misiniz.insanlık topraktan yapılmış bir çömleğe benzer.güzel ve kahverengi görünür. ama sadece o kadarla bitmez onun kuruması gerekir güneşin altında.ve kuruduktan sonra ona narin davranmalısın; tıpkı kızların çeyiz sandığında bulunup,hiç bir işe  yaramayan kristal bardaklara dokunur gibi.onda yemek yiyebilirsin,çorba içebilirsin hatta onda ayran içip geğirmeden de yaşayabilirsin.bilirsiniz ayran,cola gibi içildikten sonra hayvanlaştırmaz insanı sessiz bir refleksle. sadece uykunu derinleştirebilir yada sızabilirsinde.neyse insanlık diyorum bana bu çantayı veren  kişi balıklara yem atmamı istedi. ama ben yanlış anlayarak sathi bakış açımdan olsa gerek ismini bir anda kaçırıverdim ağzımdan...ahmet ortakmalı...ama siz muhtemelen beni onun yardakçısı sandınız. öyle değil mi?
neyse nerde kalmıştık  'insanlık ta 'dedi afaki bir şakınlıkla 'yo hayır insanlık değil.siz benden çantayı size vermemi istiyosunuz.bende onu size verdim bile.hadi eyvallah' diyerek atladı trenden ardına bakmadan aşık veyselin 'uzun ince bir yoldayım' türküsünü mırıldana mırıldana yürüdü. gözyaşlarında dedesinin anıları...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder