30 Temmuz 2014 Çarşamba

ARAMIZDA Kİ EN ADALETLİ REJİMİN ADI

şimdi

Uyandığımda saat öğle vaktini çoktan geçmişti.pineklediğim yatağımdan çıktım. Yüzüme birkaç avuç su çırptıktan sonra aynada kendime baktım; saç sakal birbirine karışmış , yüzüm güneşle olan buluşmasını ertelemiş bundan mütevellit nur gibi parlıyor. Tırnaklarıma baktım sonra iyice uzamış. Sonra başımı kaldırıp aynaya baktım yeniden ve o anda tükürmek geçti içimden... yıllarca annem ve babamın yapmadığı şeyi yaptım kendime çünkü suna’ya yaptığım kötülüğün bedelini kendi yalnızlığımla ödemem yetmiyordu artık...evet .işte şimdi oldu.. tükrüğüm aynanın kirli yüzünde yavaş yavaş aşağıya kayıp yüzümün her yanını yıkıyordu.

Kendimle verdiğim bu saçma savaşa son vermemin vakti gelip geçmişti çoktan...aynaya son bir bakış attıktan sonra  ‘ lan bu tişört’ün rengi  en son giydiğimde  beyazdı . ne ara siyaha döndü ‘kendime verdiğim yalnızlık cezası giyotinden beterdi . yoooo ben bunu hakketmiştim . suna’ya karşı yaptıklarım ortada sonuçta...evet. suna sunam benim yüreği saf meleğim, nerdedir şu an ne yapıyordur acaba.bunları sormaya hiç hakkım yok !

4 yıl önce

“ ya kardeşim o dediğin iş öyle olmuyor işte. Ezberden konuşmak kolay bir de gel bana sor.... Çok zor abi anlayamazsınız hiçbiriniz.....tamam kardeşim bu benim kararım...... Evet haklısınız , ben tam bir yavşağım. Kararlarıma saygı duymayan dostlarım olacaksanız hiç olmayın..... Evet , son sözüm budur “

Telefonu kapattıktan sonra , o sinir harbiyle fırlatıp attı çekyatın üzerine. balkona çıktı, bir sigara yaktı. Beyaz sandalyesine kurulup  “bende bir insanım kardeşim, elbette benim de kendime özel bir hayatım olacak.... Pehhh kime anlatıyorum ki. Dostlarımmış sizin gibi dostlar olmaz olsun....”  bir taraftan bu düşünceleri sesli söylüyor , bir taraftan da sigarasından derin derin nefesler çekiyordu...

51 ay önce

-Sevgilim, hayırdır  ne oldu ?....canını sıkan bişey mi var ?

-yok bişey -ama var bişey belli ki.....nedir  hadi söyle bana
- ben ayrılmamızın gerekli olduğunu düşünüyorum

Bu sözün üzerine cin çarpmışa dönen suna ne diyeceğini, nasıl tepki vereceğini bilememişti.oysa herşey o kadar güzel giderken nerden çıktı şimdi bu ayrılık ‘ ne olmuştu acaba’ diye içinden geçirdi . birkaç dakika kendini topladı ve :

-tamam o zaman biraz ara verelim ...
-yooo hayır suna , ara vermekten değil ayrılmaktan bahsediyorum

Hayatının hiçbir aşamasında gurur duvarını yıkamayan suna . hiçbir şey söylemeden kalktı yerinden ve hemen uzaklaştı  oradan....

Şimdi

“ sevgilim

Öncelikli olarak bu mektubu yazıp yazmama karasızlığı ortasında yazmaya başlıyorum. İşte böyle araf girdaplarına kapılıp, sürekli boğulan hayatımın son sözlerini yazarken de araf kuyusundayım. Çıkaracak kimsem kalmadı senden başka. Şimdi sende yoksun...
Hatırlar mısın elimi ilk tuttuğun gün bana bişey söylemiştin. Suna, ben ismim gibi kimin hayatına girsem devrim yaparım. Yeni baştan başlar o insanın hayatı...özgürlüğü, adaleti, mutluluğu ve huzuru getiririm kendimle beraber. Bütün kaotik düşlerini yıkar;  yeni ve güzel ütopyolar kurarım oraya....en sonunda aşkı yerleştiririm o ütopyanın göğüne ve inan bana; her kaos kalkıp gider ben geldikten sonra...

Bende saf saf hiçbir şey anlamamıştım. Yani diye sormuştum sana

Yani benim yüreği suyla harmanlanmış sevgilim

Yani....aramıza çok adaletli bir rejim getiriyorum bugün

Ben yine anlayamamıştım. Aslına bakarsan hala kendi kendime soruyorum

 “Aramızdaki en adaletli rejimin adı aşk mıydı, ölüm mü  “

Titreyen ellerinin arasından kayıp giden bu mektup, devrimin gözyaşlarıyla yıkandı hergün...

ÇOCUKLAR ÖLÜYOR BIRAK BENİ

beni içinde özüt
kaotik düşüncülerle vur beni
tutsam yakalığından bir çocuğun
ahı sinecek üstüme
neden sonra yerleşirsin düşüncelerime
kaybolduğun yerde vur kendini
gözlerini kıs kısabildiğin kadar
imgelerimden çek elini

sende durmasın
tabularım tabutuma doluyor
gün bir ömrün en akışkan yeri
sen tutuyorsun içimde ki korkuyu
çocuklar ölüyor bırak beni

KORKU DENİZİ

dünya materyalist bir oyun düzeneği
adaletin öldüğü, hakkın sustuğu

insan anahtarı kaybolmuş bir kilit
korku denizinde saklanan yosun gibi
her akımın yönüne uymaya hazır

kaotik söylemlerin ortasında
düşünmekten sıkılan yelpaze
sallanır durur bir başın üstünde
onun elleri kirli
göremez onu ne yazık ki

ve şükür ki ölüm var
neresinden dönülürse kardır
bu dünyanın

köpek balıkları
anahtarlar
ve okyanus ötesi
bir nesil gelip geçti ki
her solukta aynı tekrar;
"kahrolsun içimizde ki düşman !

28 Temmuz 2014 Pazartesi

ÜÇ BURÇAK FIRLATTI GÖĞE DOĞRU

“Bugün burçak toplama sırası baneşin’de anne” dedi feyula

Baneşin yatağının sıcak yanını bir türlü bırakamıyordu.kalkıp yerinden işe gitmesi gerekirdi. Ama bir türlü ikna edemiyordu yastığını, kafasının üzerine alarak kulaklarını tıkamaya çalışıyordu. Ne feyula’nın ne de annesinin sesini duymak istemiyordu.kendisiyle veremediği mücadeleye bir de onlar eklenince işler iyice çığrından çıkıyordu baneşin adına...

Dedesi’nin ölmeden evvel kapının önüne yaptırdığı kurnada yüzünü yıkayıp kahvaltıya oturdu.kahvaltıda menemen, tereyağı, kendisinin beslediği arılarının kovanında bal ve annesinin tadına doyulmaz otlu peyniri vardı.tabi çay bütün bu nimetlere bir misilleme gibi duruyordu ince belli bardağında...

Yüzünü dantel işlemeli havluyla kuruladıktan sonra

“anacığım, yine krallara layık bir kahvaltı sofra hazırlamışsın, eline sağlık”

“ben değil oğlum feyula hazırladı ”

Yüzünü ekşiterek feyulaya baktı. “ iyi fena değilmiş o zaman”

Feyulayla burçak toplama günü ve saatleri için sürekli didişme halindeydi.birazda uykunun vermiş olduğu mahmurlukla unutmuştu aslında ama ;gerçekten o gün feyulanın işe gitmesi gerekirdi.belli bir yol kattettikten sonra farkına vardı tongaya nasıl düştüğünü...

“ben sana bunun hesabını sormaz mıyım feyula ...axxhhh feyula. Ben sana gösteririm eve döndüğümde”


Söylene söylene burçak tarlasının yolunu tuttu. Bir kilometre ötede bulunan bu tarlanın destansı bir özelliği vardı aslında; 6000 hektar hacminde olan bu tarlanın kenarında küçük bir dere akıntısı vardı. Ve bütün çıplak köylüler bu tarlanın hasadıyla geçimini sağlardı. Söylentilere göre bu tarlaya zamanında aşk tanrısı “eros”un yolu düşmüş ( tabi kimi söylentiye göre eros aldığı fazla miktar alkolün sarhoşluğla yolunu kaybetmiş ve bu tarlanın ortasında sırt üstü uzanır vaziyette bulunmuş) ...her ne haltsa artık, eros sürekli olarak kalmaya başlamış çıplak köyde ....ee tabi eros yaşarda aşk ölür mü !  herkes sürekli olarak birbirine aşık olup evlenedururlarmış...

Baneşin tarlaya vardığında köylüler çoktan toplanmış, harıl harıl burçak biçiyorlardı  oraklarıyla. Her topladıkları burçakları önlerinde ki sepetlerine doldurup az ilerde yaktıkları ateşin başına getirirlerdi. Bu ateşin başında bir de burçak kavurucuları vardı  ve sürekli olarak getirilen burçakları yakıp işlenmeye hazır hale getirirdi...

baneşin geç kalmış olmanın mahcubiyetiyle , sessizce “ selamun aleykum yoldaşlar, kolay gelsin” diyerek başladı burçak biçmeye kör orakıyla...

Baneşin burçak biçmeye başladığı andan itibaren aklında sürekli aynı iki mısra belirir; bazende takılır diline, durmadan tekrarlardı

“hasret sevgilininse eğer bende
Mızraklansın her an yüreğimde”

Bu iki mısraya bir anlam yüklemeden sürekli tekrarlardı. Kendisinin şiirle hemhal olan bir yanı vardı ama bir türlü şiir yazmaya cesaret edemezdi.her yazdığı şiiride yırtıp atardı kimseler görmesin diye...

“şairlik erkeklik zanaatına ters düşer “ derdi babası . bu sözün tesiri altında o denli kalmıştı ki. Bazen utanırdı kendinden ve ne zaman böyle duygusal bohemlerin içine girse , babasının mezarına gidip yasin okurdu. İçinde ki bu duygusallıktan dolayı babasından özür dileyerek rahatlayıp geri dönerdi eve...

Sepetini burçak doldurup ateşin yolunu tuttuğunda ayağı tökezledi. Düşeceği anda kendini bir el tutuverdi. Bu el bir erkek elinden ziyade kadın eliydi. Sıcacık,ince kollu terazi hassaslığında ve ince sarılmış parmak sarma kadar inceydi...dönüp arkasına baktığında başında haki bir kasket, üzerinde grileşmiş bir ceket ,içinde gömlek ve üzerinde  siyah bir yelekle kendine has bir adam gördü. Yüzünü beyaz mendiliyle örtmüş ve gözleri ay ışığı gibi parıldıyordu karalığın içinde...

“eyvallah yoldaş” dedi öküzün trene baktığı kadar şaşkın bir ifadeyle

“dünyaya dön istersen” deyip yoluna devam etti ve kalabalıkta gözden kaybolup gitti bu esrarengiz şahıs...

Akşam eve döndüğünde her zaman ki gibi annesi karşıladı baneşini...feyula yüzüne bakmadan “hoşgeldin abi” dedi...feyulayı hiç duymamıştı baneşin...sürekli olarak nevi şahsına münhasır o adamı düşünüp durdu...

Sabahleyin erkenden uyanıp kahvaltı yapmadan tarlanın yolunu tuttu baneşin. Ne kadar erken giderse o kadar az kalabalık olacak ve o kişiyi tanıma şansı bulacaktı...

Tarlaya vardığında onu görememişti ve bir daha da hiç göremeyecekti...bu belirsizliğin acısı onu hiçbir zaman terketmeyecek ve hep içinde kocaman bir soru işareti olarak belirecekti...

Zaman, hiç durmadan akan bir nehir gibi geçmişti üzerinden çıplak köylülerin ve o kış düğün yılıydı...çıplak köyün enteresan ananelerinden biri de buydu; düğünler yapıldımı hep bir arada yapılır . o yıl yapılacak düğün masrafları tarladan karşılanırdı.

Davullar patlayıp zurnalar çalınmaya bir başladımı bir daha susmaz; efsanelerde ki gibi kırk gün kırk geceye tekabül düğünler olurdu...

Baneşin, normal şartlar altında pek uğramaz bu düğünlere, evinde, tahta hasırın üzerinde kitap okurdu..

“ilim şart , ilmin olmadığı yerde peyda olmaz müzbin” derdi...

Birgün yine hasırında kitabını okurken...

“feyula yok mu?  Kendinden emin bir ses tonuyla, bir kız beliriverdi kapıda.

Başını kaldırıp “yok kalmadı elimizde” dedi birden...o anda dilim lal olaydıda söylemeyeydim bu sözü der gibi bir pişmanlık , şaşkınlık ve mahcubiyetin hergümerciyle yoğurulmuş  bir ses başladı konuşmaya ; ulan nasıl bir öküzlüktür bu.allahım ben bu kıza aşık olabilir miyim. Yoo hayır olmamalıyım . babam bana aşkında kötürümden farksız olduğunu söylemişti.yoo aslında acısından bahsetmişti sanırım. Sanırım ne la...sanmakta ne saçma bir kelimedir.kardeşim ya o tarafta dur yada s..ktr git...neyse lan ben ne diyorum...ama bu afeti devrana tutulmak üzereyim sanırım...bak yine sanırım dedim...yok yok ben salağın önde gideniyim . en iyisi durumu toparlamak...

“feyula mı ?....feyula evde buyrun oturmaz mıydınız.

“yok ben ayakta durmasını iyi bilirim” dedi hafif tebessüm ederek

Şaşkınlıkla aptallık ortasında kötürüm kesilen baneşin, Sırılsıklam aşık olmuştu bu afeti devrana...Feyula eve döndüğünde baneşin karşıladı onu; birkaç tatlı iltifattan sonra direk daldı kaşısında ki okyanusun ortasına....hemen sorgulamaya başladı bu afeti devranı...adını, sanını, soyunu ,sopunu,...artık her ne halta yarayacaksa bütün biyografisini, bütün içsel röntegenini feyuladan öğrendi.

3 ay sonra...

Aşkın acısına kani olan baneşin , kendini, mısraların içine attı.artık tüm hayatı bu mısralar olmuştu. Sabahları kalkıp burçak biçmeye gider ; akşamları ise sürekli kitap okur ve aşkının üzerine mısralar, şiirler yazardı. Ancak bu şekilde kurtulabileceğine inanırdı.hayatta ki herşeye saçma diye diye iyice varoluşçu felsefenin kapısına dayanır olmuştu. Sürekli kendine bir yer arayıp sonra orayı da saçma bulurdu.

Bir sabah uyanıp yola düştüğünde , belki de hiç beklemediği bir anda kendi nevine münhasır olan şahısla karşılaştı. Ama artık eskisi kadar merak etmiyordu onu...onun boşluğunun acısını sevdiği kız doldurmuştu...”selamun aleykum yoldaş” diyip geçiverdi yanından...kendisine cevap vermeden geçen bu kişi. Onuruna o kadar çok dokudu ki, dönüp birden, şu mısralarla vurmak istedi kafasına

“ mecnuna sormuşlar  ‘ leyla mı sarhoş etti seni.... yok demiş leylasızlık’

O da dönüp aynen şunları söyler

“leylaya sormuşlar ‘ sen misin mecnunu yakan....yok demiş  betülay’”                                         
O günden sonra çıplak köyde ki eros efsanesi şöyle devinime uğradı;
Evet. Eros sarhoştu tarlaya düştüğünde ve okunu kaybetmişti. Bundan mütevellit sürekli olarak burçak fırlatırdı yayıyla...

o günde üç burçak fırlattı göğe doğru;

biri baneşine, biri betülaya, sonuncusu da kendini bilmezlere düştü!

MEVSİM YAZDI BENDE ÖYLE YAPTIM


salkım saçak bir gecenin esintisinde
güvercinler yolladım içime
parçalandı kanatları
mevsim yazdı
ben de öyle yaptım

-sis miyim neyim anlamadım hala
bu dünya öyle eşsiz dönüyor ki etrafımızda
ancak bir sis olarak sevebilirdim seni
içime girdikçe bütün gövdenle
ıssız adalar bulmalıydın ikimize
çünkü çoğul, her güzelliği yalıtırken benliğine
hatırlar mısın ?
tekinsiz bir konu duruyordu aramızda
adını ne ben koyabildim ne sen durabildin içimde
yalnızdık ikimizde çoğul sesler ortasında
bir soluma çarptı gözlerin bu "devrim" dedim
bir gidişin vardı sisler ortasında soluk soluğa-


işte böyle böyle anımsıyorum ikimizi
bilmiyorsun
tuhaf bir serzeniş oluyor içimde ki ses
bilmiyorsun
sana hala güvercinler yolluyorum
kanatlarında siyah mürekkep
dönüp dolaşıp "unutursun" diyor
saatimin üzerinde ki akrep
oysa
öyle yeni öyle saf
öyle hükümsüz duruyorsun ki orda
unutmak tanımını yitiriyor gözlerinde

sana da böyle şeyler oluyor mu
diye sorasım var
gördüğüm her çocuğa
sende bir çocuktun benim gözümde bir zamanlar
içime gözlerin düştü
mevsimlerden bahar, günler uzun, saatler hızlı
ve hayat hiç akmayan bir akvaryum gibi rengarenk

-şimdide aynı

-güneş kızıla çalınca hiçbirşey değişmedi anlayacağın

sığ bir kafeste ölüyoruz zeytin gözlüm
derinine inmeye çalışıyorum senin
dipsizliğine, susuz kuyuna, bitmeyecek çölüne
bulut istiyorum senden, yağmur ve rüzgarını akdenizden
sonra kırlarını
kısıklığını
kırgınlığını
ve dolan boynuma mevsimler ölmeden
desem de
sen aldırma bunlara
ölümün olduğu bir yerde
acıtasyon ölmeli her ölümlüden önce

belki bir gün
bir kürenin
güneşle bakışmasını tartışırız yeniden

HAYDİ EL VERDE KOYULALIM YOLA

hasret bir boyun bağıdır insandan insana uzanan
aşk tene dokunmadan titremektir gözleriyle
sonunu bilmeden düşmektir dipsiz kuyuya
tuzlaşmış bir hasret çarparsa yüreğine
boynun uzadıkça uzar
sonrası nedensiz acı

kim örtebilir gerçeği beyaz patiskalarla
herkes ben ile yalan söylerken kendine
herkes ben ile sırlarken yaralarını
herkes başkası olarak fani

hangi azılı casus söndürebilir güneşi
bize ölümden öte köy yok sevgilim
aşk varlığını sürdürürken hala
gözlerimizin ortasında ki hava boşluğunda

oysa çare aramak aczin pusulası
biz çare olamayız birbirimize sevgilim
biz iki yoldaş oluruz güzelce
devrim ve cihad öper ellerimizden
haydi el verde koyulalım yola

27 Temmuz 2014 Pazar

SONSUZLUĞA MUHTACIZ NEDENİ MEÇHUL

Saat gecenin üçü.

Ben bu saatte yorganımın sürekli toparlanmasından şikayetçi olurdum bir zamanlar....

Bir zamanlar, zaman denilen kavramın bunca boşluğumu nasıl doldurduğunu bilmezdim. Kendim için ne kadar kayıtsız kalmıştım oysa.işte tümden gelim bu anda karşımda beliriyor. Bütün zaferlerimden döndüğümde aslında tüm kayıplar tek tek dikiliyordu karşıma. Ben hiçbir şey kazanmamıştım, birkaç afili,hoş ve her insanı yücelten sözden başka...

Geçenlerden bana bir mabed uzatıverdi tanrı.

“al sana bu geniş salonu benim yarattığım ruhlar için kullan”

Durduğum noktada düşünmeye ara verdim. Bir mantığın süzgecinden geçirmeden aldım avuçlarımın ortasına ve boyuna bu mabedi seyre daldım.ruhum yeniden canlandı, yeniden dinçleşti, gençleşti...

Salkım saçak bir üzüm ağacının altında gölgeye uzandım.rüyama kara sakallı bir genç geldi. Bana elinde tuttuğu kitabı uzatarak
“sen bir tutsakdın yıllarca. Her gelen hüküm sürdü ruhunun üzerinde.bak bu kitapta insanın özgürlük tanımı geniş yer kaplıyor. Okuduğunda kendini bulacağın bir kitap bu..

Belime bağladığım kuşakları yırtmak kararını verdiğimde annem bana çok kızmıştı. “ oğlum yapma allah aşkına sen, yıllarca bu kuşaklar için çalıştın. Şimdi neden yırtıp bir kenara atmayı düşünüyorsun”

Ben bu sözlere karşılık vermeden oturdum yerime ve hiçbir şey olmamış gibi başladım çayımı yudumlamaya.

Saat gecenin üçü

Ve ne zaman üç rakamı dikilse karşıma kaybettiğim herşeyi düşünmeye başlarım.

Ben ne kaybetmiştim acaba ?

Ne kazamam gerekirdi

Şu anda birileri öldü galiba . onlar için üzülmüyorum. Çünkü demirin ateşte erimesine benzetirim . demir ateşte uzun bir süre yada kısa bir sürede erir; ateşin sıcaklık derecesine bağlıdır. Ama sonuçta erir. Yani doğduğumuz gün ateşe atılan bir demir gibi atıldık hayatın kollarına ve er yada geç ölüm gelip bulacaktı bizi yaptığımız eylemin ortasında.

Bir çocuğun kanlar içinde annesini aradığını görünce ne kazanamadığımı anlamıştım.ben o çocuğun yanında olammadığımı kaybetmiştim. Savaşın ortasında çaresizlik içinde ki insanlardan olmamayı kaybetmiştim.deprem,sel, tsunami gibi afetlerle hiç karşılaşmamayı kaybetmiştim. Devrim için mücadele veren kahramanların yanında olmamayı kaybetmiştim....

Ben aslında hiçbir şey kazanamadığım için kaybetmiştim.

Sağıma baktım tenha örgülerle örülü bir gece
Soluma baktım yine aynı
Nerden bakarsam orda kazandığım kaybettiğime denk düşmeyecekti.hep bir buruk, kasem ve melenkoli... sonra şarkılar, şarklılar,şakalar,şakaklar...
Sonrası tanrının bana emaneti yüreğimde muska gibi taşıdığım o mabed.


Sonsuzluğa muhtacız nedeni meçhul !

26 Temmuz 2014 Cumartesi

SANA AÇILAN HER KAPIYA AMİN

                                                                      vakit, ölümün kıyısına dalgavuran
                                                                       dünya, hakikat denizinin ortasında ki dalgakıran


çatısı akıtıyor kalbimizin, sevgili
unutmak eyleminden kiremitlerimiz çürüdü
utanmanın şah damarına giren yılan
tısladı birden
ve dağıldık korku denen eylemden

şükür duayı bulduk
yusuf'un kaybolduğu kuyuda

'kış başlarken ruhun karamsar tablosuna
tebessümün çizdirsin
içimizde öldürdüğümüz masum çocuğu'

sevgili, sen tutup kaldırsan bizi
pineklediğimiz otağdan
kusup içimizde ki şeytanı
yenilese hücrelerimizi rahman !

bize bir gazze yeterdi oysa
nasıl bir bend ki bu
çoğaldıkça birikiyor kan
yanılsadılar mı bizi
bildiğimiz bütün konulardan
mavi beyaz bir afyonla

cüzzamlaşan ruh
seni arıyor her an
fücura meyyal etsek de
çevir bizi sevgili
minvalde ki taşlarımız birer kaide
'ölüyor insanlık çocuklarla beraber'

fakr-u zaruret
acz-i beden
hasta iman tahtası
tepeşirlerimizi teneşir paklamadan
senin yoluna yolcu
rahmana kul eylesin bizi
kainatın sanatkarı

hülasa;
sana açılan her kapıya amin

24 Temmuz 2014 Perşembe

ANLATTIKLARIM EKMEK DEĞİL SU

Seviyordu
Aşıktı
Kendini bilmezdi bu deli oğlan...

Sigaram ket vuruyor parmaklarıma bir kaç saniye. Gece tuhaf bir varlığın  ölmüş olan parçası...sislerle örülü,yalnızlıkla,sessizlikle ve her insanın sensizliğiyle...
Patır kütür düşüyor önüme kara çarşafıyla. Ellerime dokunuyor, parmaklarımın içinde dolanıyor...

“ulan” diyesim var tam da burda

“ulan sillesi hayatın ne iz bırakır insanda”

Bardağım lekeli tıpkı hayatım gibi.kristalleşiyor içimde ki her ses ve buğulanıyor yaşadıklarım. Gözlüğün arkasında duran dünya beni çağırıyor sürekli, sürekli, birilerini mutlu etmenin amacı güdülüyor içimde. Kendim olabilmemin izdüşümü, hayallerimin içine itiliyor bir bir...

Sana çok uzak bir mekanda yazabilmenin çok acı olduğunu biliyorum aslında.sabrım ufalanıyor gün gün sermeyenin avuçlarında. Ama bunları sana anlatamam anne. Bakma bana öyle anlamsız anlamsız ...beni bir boşluğu izleyen hayal kırıklığıyla izleme lütfen. İşte burda diyorum sabrım iyice ufalandı sermayenin avuçlarında...sermeye diyorum anne !  yani şu “bir liran olmayınca çok kiymetlidir” diyipte bizi okutmak için sürekli olarak biriktirdiğin ve bize her defasında onun varlığı üzerine detaylı açıklamalarda bulunduğun ve boşa harcamamız için telkinlerde bulunduğun para varya... işte o para anacığım, o para için masum insanlar ölüyor ,özgürlük ölüyor .işçiler, madenciler, çocuklar ve en önemlisi koca bir kainat ölüyor saniye saniye...
Sana şimdi nasıl anlatmalıyım gücün insanı nasıl insanlıktan çıkardığını ...insanların o insanı nasıl tanrılaştırdığını... hem de o insanı çok severken bunu yaptığını hem ona katli vicdan yaptıklarını hem kendilerini köleleştirdiklerini...
Kendimi şimdi bu koca gövdeli karanlığın içine bıraksam. Sadece bir insanın kayboluşu hakkında bir fikir verir çevremdekilere oysa hepimiz nasılda “kayıp aranmıyoruz...

Şaşırmamak elde değil anne. Hep mesajlanıyoruz gibi ve sürekli olarak eksiliyoruz.harflerini kaybetmiş sözcükler gibi...

Hayır hayır beni anlamıyorsun anne

Anlattıklarım ekmek değil su !

Bu yüzden ne ben sana somutlayabilirim kendimi ne sen...

İşte böyle böyle geçti zaman denilen muğlak. Sana uzak bir kentte bir balkon tenhalığında albert camusun başkaldıran insan modeliyle yazıyorum.hani hep derdin  ya “oğlum çayın soğudu”

Harbiden çayım soğudu


Anneler neden hep haklı çıkmak zorundalar ki  !

23 Temmuz 2014 Çarşamba

AFİŞ - Cİ

                                                                                   "açık sözlü oluşuyla bana yeni bir yol çizen
                                                                                     arkadaşım ceren demirci'ye "


sana süresiz bir kıvanç borçluyum
bu söz bana gönyesi bozulmuş dünyanın
çocuklarıyla olan sınavını hatırlatıyor
her nedense nedeni olmayan bir yanım
yas tutuyor sürekli
bir yanım seni düşürüyor
perdesi bir türlü kapanmayan gecenin içine
sufle alıyorsun durmadan hayallerinden
aşık oluyorsun
yok çok pardon
aşkını arıyorsun
talihini kaybetmiş bir yazgının ortasında
baksana hivron çalıyor
kutsal kameranın önünde
sen gülüyorsun ağlıyorsun susuyorsun bağıyorsun
işte böyle saçma tezatların ortasında
kusuyorsun tüm boşluğunu bir küfrün içine

camus diyor ki " bilinç, başkaldırıdan doğar"
nerden geldiyse aklıma
bir bebeğin süte başlamadan ağlaması
tavuzkuşlarının gagasız oluşu
ve sana bir mektup gibi bıraktığım
şu boşluğu doldurur musun
...................
...........................
.....
...................
..........................

bir replik daha düşüyor aklıma
" bak ! şurda ki arabanın rengi
aslında bir yanılsama
tıpkı aşkın duygusal bohemlerle
yaldızlaması insanı insana karşı"

bunu sessizce söyle
yo hayır içinden bağır
yada boşver ne farkeder
şimdi sen nasıl dağıtmışsındır içince
ismin duruyordur öylece
sinema avişlerinin kırmızıyla yazılı bilboardlarında
cerh bir üzümün çürümesi
en karasından bir ömür
h harfleri neden düşmez ki
sessiz insanlar neden konuşur ki içinden
demir attım yalnızlığın ortasına hey orda ki
bana küfr etme ...
-ci'yi unutma sakın
madeni,işi ve afişi

işte benim statüm : afişci
beni de unutma
biliyorsun
"çay demlemek her babayiğidinharcıdeğil !

20 Temmuz 2014 Pazar

BUKALEMUN

buğz etmeye başladım herşeyden
kendimden, kitaptan ve çaydan
herşeyimi herşeyimin üzerine koyduğumda
elimde kalan tek şey bu
yani dünyanın akım hızı

sürüyorum nefesimi bir rüzgarın içine
bana yeni şeyler veriyorlar
hiç ama hiç bilmediğim şeyler
üzerime capsten bilgilerle saldırıyorlar

yumak, akit ve yehovanın şahitliği
nerden geldiyse aklıma bu anlamsız sözcükler
bilmiyorum inanın ama yinede
annemi çok özlediğime eminim

galiba kader bana yeni oyunlar hazırlıyor
vivaldisi başlıyor chopinin
zarım beynime yapışıyor
asılıyor içimde ki düşünceler bir bir
ve istiklal mahkemelerinde yargılanıyorlar

acaba bende üç lisanla dilime yeni kaslar ekleyebilir miyim
sonra bir gözlerin etrafında döner mi dünya
asırlar öyle akıp geçerken
sana bir bukalemun almaya koşabilir miyim hipodroma

surat asmak, iç çekmek ve geğirmenin
birden fazla sonuç doğurduğunu biliyor muydunuz
yoksa gerçekten deliler tanrının sözcülerimi
yada gerçekten gerçek olan bişey var mı bu kaosun ortasında
kula kulluğun
maskelerin
sahtekar alimlerin
meleklerim neden sakin durur omuzlarımın üzerinde
böyle böyle sorular beliriyor kafamın içinde
ezcümle hakikat perdahla kavi
onsekizinde bir avukat neden cübbe giymek ister ki

ki ile ayrılıyorum tabularımın içinden
şükür özgürlüğe iman ettim sonunda

19 Temmuz 2014 Cumartesi

BAY HERZL

                                                                            "ben, canlı bir beden üzerine ameliyat 
                                                                            yapılmasına asla müsaade edemem"
                                                                                           sultan abdulhamid


theodor herzl nasıl ödeyeceksin bunca hesabı
salıp gittin siyonizmi ortadoğunun üzerine
ne bekliyordun 
iblislerin melek olmasını mı ?
ölünün arkasından konuşmak istemem
zira ruhun çocuk cesetleriyle 
itiliyor neml çukuruna 
kanlı harflerle yazılıyor ismin tarihe 

kurup gittin kırıp yakan israili
tanklar sapanlı çocuklara doğru
başlar gövdeden uzakta
tragedyaların ortasında 
bir annenin çığlığı
senin isminle anılıyor
bay herzl 

kalk ve diril dirilebiliyorsan
bak ve gör görebiliyorsan
ruhunun gözleriyle
kan dökülüyor
ve gazze hergün yetim

dünyanın gönyesi 
pastörize edilemiyorken
ki dünya dediğin
tümden siyonistken

bay herzl
saygı değer kahr-aman !
ölüyor insanlık
içerden ve uzaktan 

17 Temmuz 2014 Perşembe

LALEZAR

beni de hırkanla saklar mısın lalezar ?
söz vucut bulunca tenimin üstünde
ve terimin üstünde dünya
bütün zerzavatıyla konumlanmışken
içime bir sözün ilişir
göğsümün sol altına şıkışır
ferahlarım bir çocuk gülümseyince dünyaya


beni de hırkanla saklar mısın lalezar ?
kasırgalar boy verirken gazzede
derinleşen çizgilerimde kan pıhtısı dolaşır
yaşadığım her tutku sökün eder yeniden
her nasılsa gelip geçer herşey
biriken birikene binince düşler ölmeye hazır
israfilin suruna en çok gazzeli çocuklar sevinecek

beni de hırkanla saklar mısın lalezar ?
ellerim kendini alkışlamanın boşluğunda
dolaşık kimliklerim devletin arşivinde
soy sop her nedense önem arz eder bende !

15 Temmuz 2014 Salı

MUTLULUK PROVASI

koca yılların yükü bindiğinde omuzlarıma
saatimin akrebi dokunur
boynumun damarlarına
zaman mıydı ağır aksak giden bu yolda
yoksa biz mi ivme kazandık
mutluluk denen hülyada

gelmedin eyy cancağzım mutluluk
sürüklendik yıllarca bir köle gibi
sana ulaşmak için belki
oysa bimezmiydik kırlangıçlar gecelere
yelkovanlar aşıktı
sabahın serin esintisine

ve iklimler renk değiştirirdi
kaynağını değiştiren su gibi
tepeden tırnağa bir yazdı
aksi şeytan fısıldadı kalbime:
işte şu gözlerin arkası

vardım çok şükür
ya sen çekip gitmiştin erkenden
ya ben uykuda kalmıştım derinden
gördüm çok şükür

söz aramızda senden de vazgeçtik sonunda
sonu son ile biten filmler gibiyiz şimdi
biliyoruz bittiğini her güzelliğin
ama yaşıyoruz yinede aşkı
görüp bakmadan seviyoruz kadınları
ve hep bir içimizden

"kırılsın üzerimize toprak atan
sermayenin elleri
öpüldükçe öldürüyor
güzel olan herşeyi "

HAYAL PERDESİ ALTINDA BOŞA GEÇEN BİR ÖMÜR

insan hayal perdesi altında geçirir ömrünü
kederinden kaçmak için, örtmek için onu
sonra birikir bu perdeler ama unutamaz dünü
anlayamaz içindeki süreğen halisünasyonu
ve kendi kendiyle saklambaç oynar gibi
arar durur karanlığını saklandığı yerden
bir umut, bir şarkı, bir rüya gibi
tutar hayalinin ellerini ürpermeden
öpülmek ister insan bu anın kucağında
sürekli gülmek,mutlu olmak eyleminden
bir daha hiç ayrılmamak; ağlamamak dünyada

oysa bile bile ölüme yürümek gibidir
hayallerin içinde yaşamak
çünkü hayaller ölü topraklar gibidir
binlerce tohumuna vermez bir yaprak
tutunabilecek bir dal uzatmaz insana
hayat, esrik bir ayyaş gibi biner omzuna
nefes almak güç gelse de gitmek için erken
gelmesi gereken gelmemiştir gündoğarken
olması gereken olmamıştır ve hep böyleyken
bir anda hayal perdeleri örter insanı
halbuki daha dün yaşanmıştı bu anı
kimdi kendi düşenin ağlamayanı ?
insandı...! acı çekmeye müstehaktı
düşleri, imgeleri,hayalleri hep dünyalıktı
ruhu ve kalbi sonsuzluğa aktıkça aktı
bozbulanık nehirler derin bir okyanusa
hiç açılır mı ! işte böyle bir sona
yaklaştıkça uzaklaştık rahmana
ve acı çekmek müstehaktı insana

14 Temmuz 2014 Pazartesi

KAN TARİHİN SİLİNMEZ MÜREKKEBİDİR

                                                                                         dualarla koşarız gazzeye
                                                                                         bunu her kişi algılayamaz



bazen bir şeyi çok istersin olmaz
dönersin dönersin
sonra dünyanın durduğuna ikna eder seni
hem sağ hem sol meleklerin
lafı gediğine oturtan bir nefes
alıp başını gidince anlarsın
ölümün muhakkakkietini
ve daha önceden alınmış biletini
katlayıp arka cebinde ki cüzdanına
velhasıl sonsuzluk yolculuğuna başlarsın

sana uzak bir diyardan "günaydın"
diyebilecek kadar ruha inancım var
sevgilim...
belki tutarsın diye
her an üstüme sildiğim sağ elim
cebimden hiç çıkmaz bilirsin sol elimi
oysa sana soldan bağlanan kalbim
şimdilerde gazzeye dua taşımaktadır

allah tüm zalimlere
cehhennem sunar inşallah !
tan yeri ağarıncaya kadar
yerle bir olur oyuncakları
zira her kavim geçmişiyle tanınır
şu nazilere buğz eden ifritler
şimdi dünyanın vicdanını kilitler
oysa kan, tarihin silinmez mürekkebidir
bilmezler gargatın gölgesinde ateş dahi erir

birileri sürekli bu yangınla ısıtmaya çalışır sözcüklerini
birileride bu dimağsız fetişistlere
"evet evet" "hadi hadi" derler
bana söz düşmez ya allahın huzurunda
ama şeytanları ne dirayetlidir bunların
vicdanın sesini dahi kısarlar









MÜNDEMİÇ YASALAR

bu hayatta kaç kişiyi sevdim
tutsam yakasından dağların
içim sel olup taşar belki
son olan bir başlangıç
her ne ise işte o bende
derin yara ismimin etrafında dönüp durma

ilginç mısralar düşer aklıma
hepsinin altında onun imzası
dolaşır gün gün kitap kainat sofrasında
işte tuzun içinde sodyum
buzun fiziksel hali katı

doğrusu biz her ne yaptıysak
sıvılaşmadan buharlaştık !

çocuklar öldükçe biz aşka iman ettik
o aşk ki dünyada ki en uçarı yanılsama
belki bilmiyoruzdur hala

ANILARIN ACILARA DEVİNİMİ

                                                                           emre ve erdem için..

gece kapısını acar hüzünlerin
nerde kilitli kalmış bir anı varsa
çıkıp gelir bir güvercin misali
sürer yüzünü kalbin aynasına
ve dostlar kapılır yabanıl sevdaların ateşine

bana sesini uzatınca erdem
birazdan maç da başlar
konu buysa dünyada ki
ben neden gerisine saklanayım ki korkularımın
evet yeniden başladık uçsuz bucaksız
bir varoş mahallesinden dem vurmaya
çünkü yokluk varlığı aramakla başlar

emrecan dota serüvenine bir mola verse de
yüzüne hasret kalmasa acıları
acılardan kaçmak anıları öldürmek gibi
ta kendisi belki bir varoluş hikayesi
nerde camus orda gerçekliğin payı
ama hakikat sevgilinin dilinden
uzatmıştır saçlarını ruhumuzun aynasına

kasımda da aşk başka yoklar insanı
haddi zatında yanılsamadır faniliğin
nevi şahsına münhasır bir güncellemesidir acıların

fakat her an bulaşabilir üstümüze
buraya dikkat
burda sigaranın dumanı dolmuştur gözlerine dünyanın
gözyaşı temeli sağlam bir hakikat

13 Temmuz 2014 Pazar

YALNIZLIKTIR DOLDURAN HER İNSANIN KABUĞUNU

sana bir ikilem bağışladım kendi kavlimce
bir bardak çay, "şekere hayır" sloganı
ve bizi içimizden öldüren ayrılık şarkıları

an gelir bir mısra takılır dilimize
an ölür bizde ölürüz sevgilim

kalbime bir söz iliştirip gittin habersiz
öyle dokunduk ki birbirimize herşey öldü
hiçbir şey olmayınca aşk da kendiyle kaldı

yara hep yarıp geçer anıları
kimse kederden ölmemiştir bugüne kadar
kimse kedersiz ölmemiştir bugüne kadar
takılır dilin kemiğine bu ikilem
sana karşı başlattı acının şarkısını

insan sustuğundan mütevellit erken yaşlanır
bu kanunun müsebbibi aşk

ne çaysız hayat
ne acısız aşk
ne senle ne de sensiz
gibi kadar saçma
ama bir o kadar kanun
yalnızlıktır dolduran her insanın kabuğunu

11 Temmuz 2014 Cuma

RİTÜEL

duyarlılığını popüler kültüre
kurban vermiş kolektif
duygularını iyice bastır içine
çünkü herkes yalan söylüyor kendine

içimizin aynaları kırılıyor
kötülüğün çekimine kapılıp
kansız yaralar var ruhumuzda
çünkü acı perdesi kapanmıyor dünyada

hayat boşlukta asılı sahne
maddenin başlattığı ritüel'de
bir ses ölmelidir bu koroda
çünkü kimse kendinden fazla etmez

bir hintli bilgenin dediği gibi
"insan yaşarken öldürür kendini
yavaş yavaş , ağır ağır
hissetmez öldüğünü
çünkü ruh sessizce uzaklaşır "

KALBİMDE Kİ GÖÇMEN KUŞLARI

"kalbimde ki göçmen kuşları çok oldu uçmayalı"

bazı sözler vardır insanın içinde
ne savrulur, ne dile dökülür ne de
durur duraksız dünyanın döngüsünde
bir tek boyun eğmiştir gözlerine

şimdi sen çıkıp gelsen şu gölgenin içinde
ben ismine bir şairin ismini versem
şu dünya gönenmese acılar dinse
politika yerle bir olsa.. borsa
banka faiz lobisi petrol kuyuları
bor çıkarsak.. bor ab ye kurban
edilmese çocuklar ölmese
işçilere acıyan gözler körleşse
"israf yapma" günü sözü olsa geceleyin
aşkı öldürmeseler aşk haraç mezat
üçlemesi olmasa beynim donmasa
dünyanın küresel soğukluğunda
kırık zar kır gezileri kara tahta
mavi önlük beyaz önlük takım elbise
militarist düşünce ölse  öyküler
okunsa kafka anlaşılabilse
zarifoğlu' na bir kulak verse insanlar
"ne çok acı var" sevgilim

insan insanı öldürmese
özgürlük egoda boğulmasa kırılsa
ay orta yerinden bir parmağın
şiddetiyle ve şafak vakti
insan kendi uzaklığına sırtını yaslasa
ve şimdi sen çıkıp gelsen
aragon nasıl yaşamışsa elsa yı
bende öyle yaşasam gözlerinin içinde
şu sözler ağılaştırmasa ruhumu
kafamı toparlayıp alnımı yünle
içimi ayetlerle yıkasam
şeytan bana musallat olsa yeniden
topaç çevirsem güneşin doğduğu yerden
kafiyelerden kafiyelerden kafiyelerden
ve gözlerinden ismine ta ki yol budur
 kalbimde ki göçmen kuşları
gözlerine durmalıdır
ölüm ise allahın en büyük lutfu !  

MUĞLAK BİR ÖMÜR YAŞARKEN


harfler büyür önümden gece el vermez bana
tuzaklara tuz serpilsin kaymasın hiç kimse
en mündemiç yasa : vicdanımızın sesi
öldüremediğimiz gerçekler aşk ve ölüm
saklansın herkes bir midyenin içine
zurafalar uzatsın boynunu hayallere
görsellerden arasın tüm ilimler
kasıklarda kalp ağrısı başlayınca
kuvvet içkilerin mayhoşluğuna dokunur
uzar saçlar sebilin akmadığı dünyaya
bu zaviyeden bakanlar kötü çocuklardır
oysa herkes öpüyor annesinin ellerini
şimdi sen nasıl taramışsın saçlarını
sevgilim kumar oynamayalım aşk üzerine
ben cebimden çakımı çıkarmadan önce
sen gözlerini uykuyla yıkamadan sonra
sonra dedim ya bir daha sorma
muğlak bir ömür yaşarken bizsiz
sana örümcek ağıyla süslü bir gelinlik
algılarımla ellerim arasında titremek
ve en güzel olan yerde minder üzerinde
köşeden seni izliyorum gülümseme
saklandığım yerde şiir bağırır
ürkmenden korkarım kırılgan mercanım
hani her sözümün içinde gözlerin incinirdi
memleket soğuktu ve çay kurulurdu aramıza
şeftali ağaçlarının kokusu pelesenk gibi
kızılın en tatsız sesi öperdi yanaklardan
çocuklar taş fırlatırdı kafamıza
babam çok tuhaf bir adamdı
mitin kadınlarından dayak koparmıştı
kavga küçüldü biz birbirimize kavuşmadık
dedim ya seni gri kazağınla unutamıyorum

hadi şarkı izleyelim dünya zaten dönüyor

PİŞMANLIK PARANOYASI

dün gece rüyamda gördüm seni
bu sözle bir şiire başlamak
ya korkudandır ya da sensizlikten
bir yolcuyum yarım elmam
sen bana bakma
ben zaten bakamam

bir sözcük daha çıktı arka cebimden
masumiyet
ilk onunla yaslandın gönlüme
ve üzgünüm
seni çok fazla sevdiğime

çok fazla sevince
kayboluyor insan
karanlığın ellerinde
işte bundandı
gururun arkasına sığınmam

oysa iki insana yakışan en güzel elbiseydi aşk
-ne sana uydu ben varken
-ne ben denedim senin yokluğunda

10 Temmuz 2014 Perşembe

EL (ma)


bir el durur arkamda
su akar bir parmağından
birinden nefes
birinden tutkal
diğerinden köpük
bir diğerinden dostluk akar
aşk avuçlarımın ortasında durur
susar dil konuşur kalp
zaman tene dökülen inciler gibi
alıp götürür beni
başımda sakatat
içimde bebek arabaları
kısılır lamba
ve direği düşer evin baba öldüğünde
bana bir bez parçası uzatır dünya
sonrası midye kabuğu, içi boş
içini dolduran fesat bir karanlık

allah herkesi doyursun
hem elmayla hem duayla

ANNEM BENİ GİYDİRSİN BABAMIN SOPASIYLA

                                                                      (12 Eylül kahramanlarına...)

içimizden kanıyoruz seni unutmakla
heva, heves, nefis, arzu ve şeytan
indirir göz kapaklarımızı dünyayla
meç fırlatır ruha ve ölür kaptan

sonra her güzelliğin rotası değişir
kızılcık sopalarıyla işkence başlar
ve isimler silinir haritalardan
onulmaz acılar sürülür tarihimize
biz ne yaptıysak seni unutarak
varolmaya çalıştık aczimizle

işte her türkünün nakaratı
böyle böyle yok olup kayboldu
alafranga bir aküyle yola çıktık
başlangıç : mezopotamya
düğümlerimiz dolandı aküye
yolda kaldık arafın göbeğinde
şimdi ne yapmalı ya rabbi
insandan umudu kesmemeli
yoksa yokluk her an kapımızda
ceblerimiz madeni para
içimiz mürekkepten kara
şimdi nasıl dönmeli mezopotamyaya

"allah faşizmi öldürsün" dedi hoca
o hocayı sürgün etti felsefesiz toplum
"diyalektikte boğulasınız"
diye sloganlar başlattılar
ne dimağda öndeydiler onlar, ne maneviyatta

biz kısır döngüyle dağıldık dört bir yana
hepsinin ayağında galoştan ayakkabı
saçlarında bit, midede su
ve kızılcık sopalarla sürüldüler
işte oyuncular burda sufle alamadan öldüler

bana bunu yazmak düşmemeliydi
hepsi bir fırtında kaybolurken
tarihin kaybolmuş sayfalarında
kimin içindi bunca irin, onca işkence
sabır tekmil eder kendi sesiyle
allah fazişmin ayağını kaydırsın dünyada
yoksa hakk nasıl tecelli eder
buruk sesler nasıl kurtulur bu fırtınadan
biz nasıl kapatırız dünyayla kendimizi
bazen her ses ibresi vurur kalbin bam teline
kapatırız kanlı bilançoyu sokak taşlı
bazen en güzel sesimizi sevgilmize saklarız
o gittiğinde hiç gelmediğini anlarız

bakışıyorum kadim cinayetlerle
devlet bize emanet tıpkı cihad gibi
devrim gibi değişmeli her soluk
çay demlerken elim yandığında anladım
çarmıya gerilen kahramanları
mezarsız ölmek kapitalizmin ilk şarkısıdır
karanlıkta yaşamak onun adresidir

allahım kapitalizm ölsün artık
yoksa bunca gönül boşa heba olacak
ben cahilim onlar karşısında
korkunun yıkamadığı dirayet yüklü
bir medeniyetti onların bize emneti
onu kapitalizm gömdü topraklarımıza
yer yarılsa kaç kemik kaşımızı çatar
toprak vucud bulsa yeniden
dönüp dönüp yeniden savaşırlar
önce bizimle
bu benim salt doğrum
zaten yalanımda olmadı kendime karşı
korkuyorum elimde ki ekmeğin paslanmasından
korkuyoruz ve oyun inci inci dişler gibi diziliyor
kursağımıza, nefesimizi duayla yıkıyoruz
allahım kapitalizmi biz mi öldüreceğiz
bu giriftsiz ironi; bu açık çek
bizi tutkallıyor benliğimizin içine

bana bir korkusuz topluluk nasip et
ya rabbi kırıntılar dökülsün içimize
annem beni giydirsin babamın sopasıyla

SESSİZLİKLE DİRİLEN

içimde sana biriktirdiklerimle
bir gemi inşa ediyorum
koca bir okyanus duruyor önümüzde
her gün dirilen, her gün öldüren
her geçen gün dirhem dirhem bozulan
ve yolumuz haktan geçmeli sevgilim
bir asker "dur! emrine ne kadar uyarsa
biz de ikimiz için o kadar susmalıyız
yoksa bu güverte çatlayıp bam telinden
su alıp batacak kimsesizlerin diyarına

sen bana yeni gündün tanrıdan
o ki seni avuçlarıma çizdi
rüyalarıma serpti gülüşünü
şimdi her umut ışığı beni senin karanlığına
şimdi her rengarenk katman ve toprak
pişirilince ruhumuz gizlendi birbirimiz için
biri birimize öteki durunca
hakka boyun eğdi her çiçek
her balık yüzgeçleriyle tanıttı
her yosun diri bir bebek
ve gazze israfilin suruna emanet

sen dönüp durdun bir kuğu gibi
okyanusun en azgın dalgalarında
gözlerim gözlerine kavuşunca
ve o an bütün perdeleri çekildi dünyanın
beni sende gizledi
seni gönlümün aynasına
kır gezilerine çıkan bir tabur öğrenci
velhasıl soluk, tanrının en seküler hediyesi !
ne biz ona karıştık; ne o bizde durdu
durmasında... dursaydı sözcükler çürüyecekti
ve aşkın selası okunurdu ikimizin üzerine
bizde bu katlin birer fermanı olarak dürülüp
çekilirdik belki dünyanın karanlığına
zil zurna sarhoştum her yudum çayında
şeftali kokardı içine konumlandığımız bahçe
ve randevularımız çıplak bir diyarda
giyinik tutulurdu her kaşın bize çizdiği yolda

ellerini hattatlara çizdirdim sevgilim
pamuksu yumuşaklığında
ipince, zarif ve narin
bana bu geceyi sorma
bütün hayatımı dökebilirim yoluna
saklandığım ismine ve gözlerine
"adaş" dedim bana bakma öyle

-herkes ötesinde duruyor kıyamın
berisi ölüm olan bu hayatın !