“Bugün burçak
toplama sırası baneşin’de anne” dedi feyula
Baneşin yatağının
sıcak yanını bir türlü bırakamıyordu.kalkıp yerinden işe gitmesi gerekirdi. Ama
bir türlü ikna edemiyordu yastığını, kafasının üzerine alarak kulaklarını
tıkamaya çalışıyordu. Ne feyula’nın ne de annesinin sesini duymak
istemiyordu.kendisiyle veremediği mücadeleye bir de onlar eklenince işler iyice
çığrından çıkıyordu baneşin adına...
Dedesi’nin
ölmeden evvel kapının önüne yaptırdığı kurnada yüzünü yıkayıp kahvaltıya
oturdu.kahvaltıda menemen, tereyağı, kendisinin beslediği arılarının kovanında
bal ve annesinin tadına doyulmaz otlu peyniri vardı.tabi çay bütün bu nimetlere
bir misilleme gibi duruyordu ince belli bardağında...
Yüzünü dantel
işlemeli havluyla kuruladıktan sonra
“anacığım,
yine krallara layık bir kahvaltı sofra hazırlamışsın, eline sağlık”
“ben değil
oğlum feyula hazırladı ”
Yüzünü ekşiterek
feyulaya baktı. “ iyi fena değilmiş o zaman”
Feyulayla burçak
toplama günü ve saatleri için sürekli didişme halindeydi.birazda uykunun vermiş
olduğu mahmurlukla unutmuştu aslında ama ;gerçekten o gün feyulanın işe gitmesi
gerekirdi.belli bir yol kattettikten sonra farkına vardı tongaya nasıl
düştüğünü...
“ben sana
bunun hesabını sormaz mıyım feyula ...axxhhh feyula. Ben sana gösteririm eve
döndüğümde”
Söylene söylene
burçak tarlasının yolunu tuttu. Bir kilometre ötede bulunan bu tarlanın destansı
bir özelliği vardı aslında; 6000 hektar hacminde olan bu tarlanın kenarında
küçük bir dere akıntısı vardı. Ve bütün çıplak köylüler bu tarlanın hasadıyla geçimini
sağlardı. Söylentilere göre bu tarlaya zamanında aşk tanrısı “eros”un yolu
düşmüş ( tabi kimi söylentiye göre eros aldığı fazla miktar alkolün sarhoşluğla
yolunu kaybetmiş ve bu tarlanın ortasında sırt üstü uzanır vaziyette bulunmuş)
...her ne haltsa artık, eros sürekli olarak kalmaya başlamış çıplak köyde
....ee tabi eros yaşarda aşk ölür mü !
herkes sürekli olarak birbirine aşık olup evlenedururlarmış...
Baneşin tarlaya
vardığında köylüler çoktan toplanmış, harıl harıl burçak biçiyorlardı oraklarıyla. Her topladıkları burçakları
önlerinde ki sepetlerine doldurup az ilerde yaktıkları ateşin başına getirirlerdi.
Bu ateşin başında bir de burçak kavurucuları vardı ve sürekli olarak getirilen burçakları yakıp
işlenmeye hazır hale getirirdi...
baneşin geç kalmış olmanın mahcubiyetiyle ,
sessizce “ selamun aleykum yoldaşlar, kolay gelsin” diyerek başladı burçak
biçmeye kör orakıyla...
Baneşin burçak
biçmeye başladığı andan itibaren aklında sürekli aynı iki mısra belirir;
bazende takılır diline, durmadan tekrarlardı
“hasret
sevgilininse eğer bende
Mızraklansın
her an yüreğimde”
Bu iki
mısraya bir anlam yüklemeden sürekli tekrarlardı. Kendisinin şiirle hemhal olan
bir yanı vardı ama bir türlü şiir yazmaya cesaret edemezdi.her yazdığı şiiride
yırtıp atardı kimseler görmesin diye...
“şairlik
erkeklik zanaatına ters düşer “ derdi babası . bu sözün tesiri altında o denli
kalmıştı ki. Bazen utanırdı kendinden ve ne zaman böyle duygusal bohemlerin içine girse , babasının mezarına gidip yasin okurdu. İçinde ki bu
duygusallıktan dolayı babasından özür dileyerek rahatlayıp geri dönerdi eve...
Sepetini burçak
doldurup ateşin yolunu tuttuğunda ayağı tökezledi. Düşeceği anda kendini bir el
tutuverdi. Bu el bir erkek elinden ziyade kadın eliydi. Sıcacık,ince kollu
terazi hassaslığında ve ince sarılmış parmak sarma kadar inceydi...dönüp
arkasına baktığında başında haki bir kasket, üzerinde grileşmiş bir ceket
,içinde gömlek ve üzerinde siyah bir
yelekle kendine has bir adam gördü. Yüzünü beyaz mendiliyle örtmüş ve gözleri
ay ışığı gibi parıldıyordu karalığın içinde...
“eyvallah
yoldaş” dedi öküzün trene baktığı kadar şaşkın bir ifadeyle
“dünyaya dön
istersen” deyip yoluna devam etti ve kalabalıkta gözden kaybolup gitti bu
esrarengiz şahıs...
Akşam eve döndüğünde
her zaman ki gibi annesi karşıladı baneşini...feyula yüzüne bakmadan “hoşgeldin
abi” dedi...feyulayı hiç duymamıştı baneşin...sürekli olarak nevi şahsına
münhasır o adamı düşünüp durdu...
Sabahleyin erkenden
uyanıp kahvaltı yapmadan tarlanın yolunu tuttu baneşin. Ne kadar erken giderse
o kadar az kalabalık olacak ve o kişiyi tanıma şansı bulacaktı...
Tarlaya vardığında
onu görememişti ve bir daha da hiç göremeyecekti...bu belirsizliğin acısı onu
hiçbir zaman terketmeyecek ve hep içinde kocaman bir soru işareti olarak
belirecekti...
Zaman, hiç durmadan akan bir nehir gibi
geçmişti üzerinden çıplak köylülerin ve o kış düğün yılıydı...çıplak köyün
enteresan ananelerinden biri de buydu; düğünler yapıldımı hep bir arada yapılır
. o yıl yapılacak düğün masrafları tarladan karşılanırdı.
Davullar patlayıp
zurnalar çalınmaya bir başladımı bir daha susmaz; efsanelerde ki gibi kırk gün
kırk geceye tekabül düğünler olurdu...
Baneşin, normal
şartlar altında pek uğramaz bu düğünlere, evinde, tahta hasırın üzerinde kitap
okurdu..
“ilim şart ,
ilmin olmadığı yerde peyda olmaz müzbin” derdi...
Birgün yine
hasırında kitabını okurken...
“feyula yok
mu? Kendinden emin bir ses tonuyla, bir
kız beliriverdi kapıda.
Başını kaldırıp
“yok kalmadı elimizde” dedi birden...o anda dilim lal olaydıda söylemeyeydim bu
sözü der gibi bir pişmanlık , şaşkınlık ve mahcubiyetin hergümerciyle
yoğurulmuş bir ses başladı konuşmaya ;
ulan nasıl bir öküzlüktür bu.allahım ben bu kıza aşık olabilir miyim. Yoo hayır
olmamalıyım . babam bana aşkında kötürümden farksız olduğunu söylemişti.yoo
aslında acısından bahsetmişti sanırım. Sanırım ne la...sanmakta ne saçma bir
kelimedir.kardeşim ya o tarafta dur yada s..ktr git...neyse lan ben ne
diyorum...ama bu afeti devrana tutulmak üzereyim sanırım...bak yine sanırım
dedim...yok yok ben salağın önde gideniyim . en iyisi durumu toparlamak...
“feyula mı
?....feyula evde buyrun oturmaz mıydınız.
“yok ben
ayakta durmasını iyi bilirim” dedi hafif tebessüm ederek
Şaşkınlıkla aptallık
ortasında kötürüm kesilen baneşin, Sırılsıklam aşık olmuştu bu afeti devrana...Feyula eve
döndüğünde baneşin karşıladı onu; birkaç tatlı iltifattan sonra direk daldı
kaşısında ki okyanusun ortasına....hemen sorgulamaya başladı bu afeti
devranı...adını, sanını, soyunu ,sopunu,...artık her ne halta yarayacaksa bütün
biyografisini, bütün içsel röntegenini feyuladan öğrendi.
3 ay
sonra...
Aşkın acısına
kani olan baneşin , kendini, mısraların içine attı.artık tüm hayatı bu
mısralar olmuştu. Sabahları kalkıp burçak biçmeye gider ; akşamları ise sürekli
kitap okur ve aşkının üzerine mısralar, şiirler yazardı. Ancak bu şekilde
kurtulabileceğine inanırdı.hayatta ki herşeye saçma diye diye iyice varoluşçu
felsefenin kapısına dayanır olmuştu. Sürekli kendine bir yer arayıp sonra orayı
da saçma bulurdu.
Bir sabah
uyanıp yola düştüğünde , belki de hiç beklemediği bir anda kendi nevine münhasır
olan şahısla karşılaştı. Ama artık eskisi kadar merak etmiyordu onu...onun
boşluğunun acısını sevdiği kız doldurmuştu...”selamun aleykum yoldaş” diyip
geçiverdi yanından...kendisine cevap vermeden geçen bu kişi. Onuruna o kadar
çok dokudu ki, dönüp birden, şu mısralarla vurmak istedi kafasına
“ mecnuna
sormuşlar ‘ leyla mı sarhoş etti seni....
yok demiş leylasızlık’
O da dönüp
aynen şunları söyler
“leylaya sormuşlar
‘ sen misin mecnunu yakan....yok demiş
betülay’”
O günden
sonra çıplak köyde ki eros efsanesi şöyle devinime uğradı;
Evet. Eros sarhoştu
tarlaya düştüğünde ve okunu kaybetmişti. Bundan mütevellit sürekli olarak
burçak fırlatırdı yayıyla...
o günde üç burçak fırlattı göğe doğru;
biri baneşine, biri betülaya, sonuncusu da
kendini bilmezlere düştü!