Uyanıyorsun. İlk merak ettiğin şey, zaman. Saate bakıyorsun.
Gün çoktan devrilmiş ikindiye. Saat epey ilerlemiş. Ömrün uykunun sessizliğiyle
, sen, farkına varmadan göçüp gitmiş…
Güç bela çıkıyorsun yatağından. Perdeyi hafiften
aralıyorsun. Bulutlarla örtülü kasvetli bir hava, yağmur ipil ipil boşalıyor
semadan ve terk edilmiş sokak karşılıyor seni…
Oysa insan güneşle karşılaşmak ister böyle anlarda. Çünkü içine
yığılmış kasvet insanı, yeterince yoruyor.insan hüznüne biraz umut katmak
istiyor. Ama nafile…
Hayat çok tuhaf. Belki de çok saçma. Aslında hiç önemi yok
bu tanımların.özellikle böyle durumlarda hiçbir şeyin önemi kalmıyor. Tabi “hiçlik”
dışında…
Hiç olma hali, kendini sürekli boşlukta hissedip ve o
boşlukla savaşmak gibi…
İnsanın eşyayla münasebeti çok önemli böyle durumlarda. Kafanı
dağıtmak için bir şeylerle uğraşmak lazım gelir. Arafta kalınca düşünmek hiç
fayda vermiyor. Acı herkül gibi güçleniyor ve sen mütemadiyen yeniliyorsun…
Belki de gardını indirip hayata karşı, hiçbir insanı üzmeden
ve birilerine umut dağıtmadan , kendi acizliğinle yaşayıp yaşayabildiğin kadar sonunu izlemek, hem kendinin hem insanlığın.