11 Mart 2014 Salı

Mina ile Zezê (2)

Kapıyı açtı ...

Ağır ve aksak adımlarla dışarı çıktı ve o anda kendini uçurumdan boşluğa bırakır gibi dizlerinin üstüne çöktü. Gözlerini sıkı sıkı yumarak , sanki bütün olup biten ne varsa;
hafızasından,yerleşmiş anılarından, gündelik ayrıntılarını yerleştirdiği günlüğünden silmek istercesine sıkıca yumdu gözlerini Mina.  

Yağmurun iyiden iyiye şiddetlenmesiyle ve havanın kararmasıyla birlikte sokağın ortasına ceset gibi bırakıvermişti: ölmüş olan umutlarını, geleceğini ve kırgınlığını...

Ağlıyordu Mina.  Annesi ölmüş bir çocuk gibi nedensiz ağlıyordu Mina. Nedenini bilmeden fakat ağlaması gerektiğini çok iyi bilen bir çocuk gibi ağlıyordu ve  yenilmişti çocukluğunu öldüren zamana. Mina, büyüdükçe kaybetmenin verdiği o büyülü acının daha ilk anında kaptırıvermişti kendini kirli suların akıntısına ve  kendi kendine "ben ,bir aptalım diyordu!! 

Gözlerinde ki yaşlara set kurmaya çalıştıkça kollarıyla. yağmur "bu mümkün değil" der gibiydi.karanlık çökmekteydi gittikçe ve avuntular baş göstermeye başlamıştı. Kadim zamanlardan hayata serpilen o zor zaman sözcükleri, sözleri.  Ataların bize bıraktığı elmas madenleri birer birer çıkmaktaydı gün yüzüne.

Kasvetli gökyüzüne, soğuk ve kin yüklü bir bakış fırlattıktan sonra...  "kalkmalıyım artık; kalkmalısın artık mina. Geri dönmelisin bir dilim mutluluğa sattığın avuntularına"..... Mina, kıvır kıvır saçlarını, gülmeye her an hazır gözlerinden ayırırken, karşısına dikilen mor şemsiyeli azize...

"merhaba , ben Zezê" dedi

ve gülümsedi inceden.....

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder